Düşünce Okulu

Özfarkındalığın Bir Teknolojisi Olabilir Mi?

“Bilge ya da ölçülü bir insan kendini bilir ve ne bilip bilmediğini ayırt edebilir”- Sokrates

Teknoloji (Techno–logy) terimi, Yunanca tekhne ve logia terimlerinin birleşimidir. Tekhne amacı bir şey yaratma ve bir plana göre şekillenen, eyleme dönük akletme faaliyetini, logia ise yöntemli bilme edimi, yani bilimsel faaliyet anlamına gelir.

Öz farkındalığın “tekhne” ve “logia” sı olabilir mi?

Sorunun cevabını bulmak için hemen öz farkındalığın ne olduğuna dair sade birkaç cümle söyleyeyim: Kısaca öz farkındalık, iç dünyamızın; inanışlarımızın, değerlerimizin, düşüncelerimizin ve duygularımızın farkına varmak ve bunları anlamaktır. Böylelikle kendi deneyimlerimiz üzerine yorum yapmaktır. Hatalarımızı fark etmek ve bunlardan kocaman bir öğrenme deneyimi oluşturmaktır. Böylelikle, gerçekte kim olduğumuz sorusuna cevap verebiliriz.

Yaşamımız boyunca kendimizi yaratma yolculuğundayız. Yaratma faaliyeti farkında olmadan başlamaz. Öz farkındalığın tekhnesi Antik Yunanlıların Delphi Tapınağı’nın taşlarına kazıdığı “kendini bil” cümlesi ile başlayabilir. Sokrates’e göre, insanın kendini bilmesi için kendisinin üstüne düşmesi gerekiyordu. İnsan inanışlarının, değerlerinin, düşüncelerinin, duygularının, deneyimlerinin, hatalarının üzerlerine düşerse, kendisini bilmesi kolaylaşır. Ve yine kendini bilmekle ilgili sorular soran tüm filozoflara göre, insanın kendisinin üzerine düşmesi sadece bir prensip değil, aynı zamanda sürekliliği olan bir pratik ve ulaşılması gereken bir hedef. Ancak ulaşılması gereken hedef derken, doğrudan bir rotayla elde edilecek bir hedefi kastettiklerini düşünmüyorum. İnsanın kendisinden daha büyük bir yola, kendisini adamasından bahsettiklerini düşünüyorum. Dolayısıyla öz farkındalığın tekhnesi olabilir.

Peki öz farkındalık nasıl kazanılır?

Her şey niyet etmekle başlar. Kendimizi bilmeye niyet etmemiz önemlidir. Böyle bir niyeti olan kişi, inanışlarının, değerlerinin, düşüncelerinin, duygularının, deneyimlerinin, hatalarının peşine düşer. Bunlar üzerinde iyi bir okur yazarlık geliştirir. Kendindeki güçlü ve zayıf yönlerini ortaya çıkarır. Tüm bunların peşine düşerken, tüm bunları gün yüzüne çıkartırken, kendisine gerçekçi bakmaya, kendisine nesnel gerçeklere dayanan geribildirimler vermeye ve yine nesnel gerçeklere dayanan geribildirimler almaya gayret gösterir. (Öz farkındalığın nesnel gerçekliğe dayalı olması çok önemlidir. Öz farkındalığın nesnel gerçekliğe dayalı olması için nasıl düşündüğümüzün farkına varmak ve düşünme hatalarından kaçınmak gerekir. Burada üstbilişimizi yani düşünme sürecimiz üzerinde düşünme yeteneğimizi yanımıza çağırmak işe yarar. Üstbiliş, düşünme süreçlerimizdeki güçlü ve zayıf yönleri bilmek, bizi akıllı ancak bilinçsiz algoritmalardan kurtarmak yönünde iyi bir kapasite sunar.)  Verdiği, aldığı geribildirimleri ileri bildirimler ile taçlandırır. Tüm bunlara hâkim oldukça, onu nelerin güdülediğini anlar. Tüm bunları anladıkça, kendisi ve dünya için olumlu yönde değiştirmek, geliştirmek, güçlendirmek istediği inanışlarını, düşüncelerini, böylelikle davranışlarını, tutumlarını değiştirme, geliştirme, güçlendirme ve bu yönde duygularını yönetme şansı artar. Dolayısıyla yöntemli bilme edinimi de böylelikle gerçekleşir. Öz farkındalığın tekhnesinin yanına logiası da böylelikle gelebilir.

Epiktetos’un 2 metaforundan yola çıkarak; kendimizin “gece bekçisi” ve “sarrafı” olabiliriz. Kim olduğunu kanıtlayamayan kimseyi kasabaya kabul etmeyen bir gece bekçisi ve paraya bakarak, tartarak ve gerçekliğini tasdik ederek paranın hakikiliğini onaylayan bir sarraf. Kendi güçlü ve zayıf yanlarımızın, inanışlarımızın, değerlerimizin, düşüncelerimizin, duygularımızın sarrafı olmalıyız. Bunları özenle sınamalı, maddelerini, ağırlıklarını, suretlerini doğrulamalıyız. Kim olduğumuzu böyle kanıtlayabiliriz.

Kim olduğumuzu kanıtlamak ne işe yarayacak peki?

Bireyin kendisine, ailesine ve başkalarına karşı yerine getirmesi gereken yükümlülüklerini zamanında ve eksiksiz yerine getirebilmesi durumuna sorumluluk almak denir. Bunların içinde de en önemlisi kişinin kendi yaşamının sorumluluğunu almasıdır.  Kendi yaşamımızın sorumluluğunu almak da kendimizi bilmekle, yani “Ben kimim? Ne istiyorum? Neler için yaşıyorum?” ve buna benzer soruları sormak ve cevaplarını yüzde yüz bir gerçeklikle vermekle mümkün. Bu soruların cevaplarını nesnel gerçeklikle verdiğimizde ve cevapların yükümlülüğünü yerine getirdiğimizde kim olduğumuzu kanıtlarız. Kendimizi kanıtladığımız zaman yaşamımızın hakkını verdik demektir.

Kim olduğumuz, kime dönüştüğümüz, nereden geldiğimiz, nereye vardığımız, nereye varacağımız; yaşamamızın hakkını vermek yolculuğu…

Günün koşturmacasının içinde, içinizde yaşamının hakkını vermek yolculuğuna çıkmış olanlar, yolculuğa çıkıp durmuş olanlar, bekleyenler, yolunu kaybetmiş olanlar, yolculuğa henüz başlamamış olanlar olabilir.

Mesele neydi? Yaşamın hakkını verebilmeyi anlamlı bir bütün olarak kabul edersek, bu anlamlı bütüne ulaşmak için günün koşturmacasının içinde sürekli pratik yapmak ve yaptığımız pratiklerin sarrafı olmak.

Yaptığımız pratiklerin sarrafı olduğumuzda, J.J. Rousseau’ya göre tasvir edilemeyen ancak hissedilen mutluluk haline ereriz. Nasıl?

Öz farkındalık mutluluğumuz ile yakından ilgilidir. Mutluluk, Rousseau’ya göre kalıcı bir haldir. Ancak Rousseau kalıcı hal derken neyi kastediyordu? Ben bu kalıcı hali Mihalyi Csikszentmihalyi’nin “akış” pratiğindeki sözleri ile kısaca yorumlamak istiyorum. Der ki: “Keşfettiğim şey mutluluğun başa gelen bir şey olmadığıdır. İyi talihin veya rastgele şansın sonucu değildir. Paranın satın alabileceği veya gücün emir verebileceği bir şey de değildir. Dış olaylara değil, onları nasıl yorumladığımıza bağlıdır. Mutluluk aslında her bir kişi tarafından hazırlanılması, yetiştirilmesi ve özel olarak savunulması gereken bir koşuldur. Kendi iç deneyimlerini yönetebilmeyi öğrenen insanlar hayatlarının kalitesini belirleyebilirler ve bu da her birimizin mutlu olmaya en çok yaklaşabileceği durumdur. Mutluluğu doğrudan arayarak değil de hayatımızın iyi veya kötü her detayına tam olarak dahil olduğumuzda buluruz.” Bu tam olarak dahil olma hali de yaşam devam ettiği sürece, süreklidir ve kalıcıdır. Mutluluk bir anlamda öz farkındalığın teknolojisinde gizlidir.

Peki ya başarı? O da öz farkındalığın teknolojisinde mi gizlidir? Başarı da mutluluk gibi hayatımızın iyi veya kötü her detayına tam olarak dahil olduğumuzda kendimiz için ne demek olduğunu anlamlandıracağımız bir durum. Kim olduğumuzla, kişisel pusulamızla, bu kimlik içinde kendimizi hangi yola adadığımızla ilintili. Ve her insan tarafından hazırlanılması, yetiştirilmesi ve özel olarak savunulması gereken bir koşul tıpkı mutluluk gibi.  İçinde niyet, sorumluluk, irade, kararlılık ve disiplin gerektiren. Öyleyse bu tam olarak dahil oluş sırasında mutlu olmaya en çok yaklaştığımız anlarda başarıya da yaklaşıyor olabilir miyiz?