Anlam mı? Çabuk Söyle

Geçen gün bir konuşma yaparken çok değerli bir IK profesyoneli, çok değerli bir soru sordu bana. Soru şuydu: “Nedir bu anlam? “Her çalışan anlam arıyor bulunduğu yerde, yaptıklarında… Anlam bulamayan mutsuz, tükenmiş, … Nasıl yaratılır bu anlam? Sizin bakış açınızı merak ediyorum” diye devam etti. Sonra pazar günü bir yazı gözüme ilişti. Yazının başlangıcında “Biz bu sabah yaşama ne anlam katıyoruz?” diye soruyordu yazıyı yazan kişi. “Yaşamdan bir şeyler beklemek yerine ona ne katabileceğimizi düşünmekten” bahsediyordu yazının devamında.

Ben de kendimce şöyle başlamak istiyorum bu anlam meseline: İnsan kendi hayatının anlamını oluşturamadığında ne bulunduğu yerde anlam bulur ne hayata anlam katabilir ne de onun bulamadığı anlamı bir başkası ona mucizevi bir şekilde katabilir.

Anlam: bir şeyin önemini işaret eder; bir şeye niyetten bahseder; bilgilerin, olayların, durumların ilişkisini ifade eder.

İnsanın kendisinden başkası, hayatında nelerin önemli olduğunu söyleyemez; hayatına neleri alacağına ve neleri gerçekleştireceğine niyet edemez; neleri nelerle devam ettireceğini bilemez. Anlam kişinin kendisi tarafından yaratılır.

İnsanın tüm yaşamına anlam verebilmesi nasıl mümkün olur?

  • Yeterince zor bir amaç
  • Bu amaçtan doğan «SMART» hedefler
  • Bu hedeflere ulaşmak için gerekli becerileri geliştirmekle mümkün olur.

O zaman eylemler ve hisler ahenk yakalar. Hayatın farklı kısımları birbiriyle uyum sağlar. Her aktivite geçmiş, şimdi, gelecek salımında «anlamlı» olur.

Yeterince zor bir amaç: Her gün yaptıklarımızı açıklayacak birleştirici bir amaç; gelişme, iyileşme, potansiyelimizin gerçekleştirilmesini sağlayacak bir amaç; diğer insanlarla ve evrensel değerlerle bütünleşmeye doğru ilerletecek bir amaç.

Pek çok insan her komşunun her tavuğu kaz göründüğünde, komşuya taşınabiliyor: Seçenekler zengin, eşit derecede çekici… Başlangıçta, hayatın baharında 😊 öğrenmek için bir miktar taşınmak da gerekebilir. Ancak o taşınmalarda “kendini bilme hikâyesine bir satır daha eklenmesi” gerekir… Bir sonraki taşınmadan önce, kişi öğrenmemişse ya da öğrendiklerini uygulamıyorsa, sadece oradan oraya sürükleniyor ve bir süre sonra tükeniyordur- Wittgenstein’ın Şişesindeki Sinek Olmamak- Hayat Hikâyesini Yeniden Yazmak yazımı refere edebilirim burada.

Doğru seçim uyum getirir, uyum ise irade…

*İnsan beyni tüm ihtiyaçları karşılandıktan sonra bile zihin karışıklığı ve umutsuzluk hissedebilecek şekilde evrim geçirmiş durumda.

*Birden fazla hedefi tutarsa ve çelişkili isteklerinin aynı anda farkına varırsa, yani insan başarabileceğinden daha fazlasının olduğunu görüyorsa ve koşullarının izin verdiğinden daha fazlasını başarabileceğini hissediyorsa, psişik entropi oluşabiliyor (düzensizlik ve rastgelelik sonucu dikkat dağınıklığı)

*Sistem karmaşıklaştıkça alternatifler için daha fazla alan açılıyor ve uyumsuzluk baş gösteriyor. İnsan da alam bulamıyorum zaten deyip o alternatifler arasında kısa süreli haz vereceklere yöneliyor ve bir yerlerde uyumsuzluk, sonrasında da tükenmişlik baş gösteriyor.

Peki doğru seçimi nasıl yaparız?: Kendimizi bilerek…

Kendimizi bilirsek, çekici, zengin, çelişkili seçenekleri organize edebiliriz. İnsan kişisel değerlerinin hiyerarşisini bilirse, yani kişisel pusulasını elinde tutabilirse, kişisel pusulasının kulağına fısıldadığı hayat amacını duyabilir. Hayat amacını duyan kişi hayat amacını eyliyorsa, zaten kendisi için anlam ifade etmeyen şeyler yapmıyordur, ondan “anlamsız” sözcüğünü zaten diğerleri duymuyordur. Şartlar ne kadar çetinleşse de zorlayıcı olsa da onun için anlam yitmez. O yaşama evet demenin şeklini bulmuştur. Kendi geleceğine inanıyordur. Sadece inanmıyor, onu eyliyordur. Eyledikçe de inandığı geleceğine daha yakınlaşıyor, yakınlaştıkça daha çok kendini buluyordur. Kendini buldukça da anlamın yitmesi hiç de mümkün olmuyordur. Bu sabah hayata ne anlam katacağım diye de düşünmüyordur. O zaten hayat amacını eyleme akışındadır.

Amaç bulunmaz inşa edilir: Kişisel pusulamızı doğru kurguladıysak; kişisel değerlerimiz itme çekme yapmadan doğru bir hiyerarşideyse, hayat amacımızı eyleme yolculuğunda hayatımızda görmek istediğimiz manzaraları oluşturabiliriz. Hayat amacımızı nasıl eyleyeceğimizi dillendirmemiz gerekir. Bunun için “SMART” hedeflere ihtiyacımız vardır. Çünkü eylem kendi başına kör, düşünce ise acizdir. Ve unutmamak gerekir ki, hedef seçmek/ koymak zorlukları tanımayı gerektirir.

Yaşam amacımızı tutarlı hayat temalarıyla – hayatımıza anlam ve biçim veren hedef odaklı eylemler dizisi – bütünleştirdiğimizde hayatımızın anlamını inşa ederiz. İnsan kendini bilip, kabul ettiği değil de kendi keşfettiği, özgürce seçtiği ve senaryosunu kendi yazdığı hayat hikâyesinde akışta olduğu sürece anlamı yaşar.

Ancak son kertede çok önemli bir husus vardır ki; kişinin yaşam amacı evrensel akışla birleştiğinde o zaman anlam sorunu da anlamlı bir şekilde😊çözülecektir.

Benim anlam meseline Frankl, Csikszentmihaly, Nietzsche, Russell, Bauman’dan yola çıkarak yaklaşımım budur.

 

Yeni Yılın Umutlu Hikâyesi

İnsan oluş halindeki bir varlık olup, kendini gerçekleştirme yolculuğundadır. Bir durumdan diğerine geçecek şekilde daimî seyir halindedir. Gabriel Marcel’in deyişiyle bir “homo viator” (gezgin varlık) dır.  Homo viator, bir umut insanıdır. Umut onun yaşam biçimidir. O, yaşama, geleceğe, kendisine, çevresine ya da başkalarına karşı umutlu bir bekleyiş halindedir. Homo viator her geçen gün kendisine yabancılaşan bir dünyada, umut yoluyla kendisine ve dünyaya yabancılaşmayı reddederek yönünü tayin edecektir. Homo viator, bu yolculuk esnasında bir noktaya ulaşabilmek ya da yolunu kaybedilmek seçenekleriyle karşı karşıyadır. Marcel’e göre insan umut ya da umutsuzluk arasında bir seçim yaparak kendi varlığını tamamıyla onaylayabileceği gibi onu reddedebilir de. Umut insanın kendini gerçekleştirme yolculuğundaki kararlılığıdır.

Umudun temelini güven oluşturur. Umut, kişinin zihnindeki tasarısının yürürlükte olacağına duyduğu güvendir. Belli bir amacın arzulanabilir ve gerçekleştirilebilir olduğu konusundaki aktif kararlılıktır. Bu bakımdan umut belli düşünürlerce arzuyu, kelimenin geniş anlamıyla sevgiyi de içerir. Thomas Hobes, Leviathan’da umuttan “ulaşma düşüncesinin eşlik ettiği iştah” diye bahseder, Paul Ricoeur, “mümküne duyulan tutku” olarak tanımlar.  Umut yemek yemek, uyumak gibi salt bir iştah meselesi olan arzu türüne karşılık, Aristoteles’in de rasyonel arzu dediği bir duygulanımdır. Kişinin neyi hakkıyla umabileceğini gösterense inançtır. İnancın zemini ne kadar rasyonelse umut o kadar artar, çünkü bu durumdan inancın haklı çıkarılması daha olanaklıdır.

Umudu modern dünyada şüpheyle karşılayanlar da vardır. Antik Yunandan bu yana umuda bir lütuftan çok kötülük gözüyle bakanlar vardır. Pandora’nın kutusundan çıkacak kötülüklerin en yakıcısı umutsa, umut varoluşumuzu kuşatan kötülüklere son vermekten bizi alıkoyar. Pandora efsanesi, umudun bir hastalık mı, deva mı, yoksa homeopatik bir anlamda her ikisi birden mi olup olmadığı konusunda ilginç bir muğlaklık sergiler. Umut deva ummak mıdır, yoksa problemin bir parçası mıdır? Umut Schopenhauer’in kötücül iradesi gibi daha fazla eziyet çekebilelim diye bizi hayatta mı tutar?  Pek çok düşünür, insan varoluşunun dinamiğinin aldanma olduğundan bahsetmiştir.

Umudu şüpheyle karşılayanlar olsa da umut pozitif psikolojinin önemli kavramlarından bir tanesidir.

Samuel Johnson tüm şüpheciliğine rağmen, umuttan insana bahşedilmiş başlıca nimet diye bahseder. Tabi ardından, ancak bizi yanıltmayacağından emin olduğumuz türden umudun akla uygun olduğunu da ekler. Descartes’a göre umut, ruhun arzulanan şeye kani olma eğilimidir. Her erdem gibi umut da aktif, sorumlu, bilinçli, amaca yönelik düşünme, hissetme ve eyleme yönelik bir erdemdir.

Umut tek seferlik bir olaya değil, hayat şekline bağlı olması önemlidir. Umudu alışkanlık haline getirmiş kişi öncelikle belli hislerden zevk alan biri değil, gelecekle ilgili olumlu eylemlerde bulunma ve olumlu tepkiler verme eğiliminde olan kişidir.

Umutlu kişi bu yanıyla iyimsere benzese de umut erdemini pratiğe geçiren kişi, iyimserden farklı olarak her şeyin iyiye gideceğini varsaymaz. Nitekim umudu muhafaza etmenin daha değerli olduğu durumlar, tam da gidişatın iç karatıcı olduğu durumlardır. Ayrıca iyimserlerin yapmaya pek yanaşmadığı bir şey olarak, umutlu kişi potansiyel bir felakete uçurumdan aşağı bakar gibi dikkatlice bakabilmelidir. İyimser mizaçlı kişi neşeli tabiatını gerekçelendirme ihtiyacı duymazken, daha doğrusu bunu yapmazken, umutlu kişi umudunu gerekçelendirebilmelidir. Umut sürekli sürekli neşeyle dolup taşmak veya beyhude yere umut etmek değildir. Umut bir erdemdir. Umut, güven, cesaret, sebat, azim, direnç, sakınma, müsamaha, sabır gibi bir dizi niteliği içinde barındırır. Martin Luther umudu “manevi cesaret” olarak tanımlar. Umut bir anlamda sadakate duyulan sadakattir. Kişinin en zorlu ve çalkantılı koşullarda dahi kendi inancına -boş olmayan- sadık kalmasıdır.

Umut hem ütopyacı bir özden uzaklaşmalı hem de romantik bir hevesle geleceğe inanmak olmamalıdır. Gabriel Marcel imkânsız olanın da umut edilebileceğini, dolayısıyla umut edilenin gerçekleşme ihtimali bulunmayışının umudu hükümsüz kılmayacağımı söyler. Kuşkusuz insan mantıksızca umut besleyebilir…

Umut, eften püften şekilde geleceğe yönelebileceğimiz anlamına gelmez. Umut şimdi ile geleceğin yaratıcı eklemlenişini ve bu eklemlenişe göre tasarlamayı ve planlamayı gerektirir. İnsan umut ettiğini bilmeli, umut ettiği için akıllı hedefler koymalı, bu akıllı hedefler için yapılacaklar listesi hazırlamalı ve bunlar için ertelemeden harekete geçmelidir. Ve unutmamalıdır ki hedef belirlemek zorluk ve engelleri tanımayı gerektirir. Harekete geçtiğinde, baştan tanımadığı zorluklar, engeller baş gösterse de bu zorluk ve engellerin üstesinden gelebilmek için en iyi çabasını ortaya koyabilmelidir. Şartlar çok hızlı değiştiğinde dahi bilişsel esneklik gösterebilmelidir. Yolu düzene koymak konusunda da yol artık görünmüyorsa, başka bir yola sapmak konusunda da. Başka yola sapmak gerektiğinde, bu umudu yitirmek ya da umutsuz olmak anlamına gelmeyeceğini bilerek.

Ayrıca geçmişi tekrar ederek gelecekle ilgili umutları sürdürmek de mümkün değildir. Geçmişin hükmü geleceğin çekiminden güçlü çıkarsa, umut edilen yeni, getirilemez. Geçmiş gelecekten daha fazla varlığa sahip olmasa da bir zamanlar önem arz etmiş olmasından ötürü, gelecekten üstün konumda görülebilir. Geleceği umut eder ve geleceğe doğru ilerlerken, geçmişin yeniden vuku bulmasını engellemek önemlidir.

Zor zamanlarda geçtik. Geçiyoruz… Geçeceğiz… Durumlar karmaşık, doğrusal da değil. Komedyen düşünür George Carlin’in dediği gibi “kimse birazdan ne olacağını bilmiyor ama herkes yapıyor.” …  Karmaşık, bildiklerimize uyabilir de gelecekteki durumlar öngörülmez olabilir de. Öngöremesek de umut edebilir miyiz?

Bence evet. Kendimiz, başkaları, dünya, evren için umut ettiklerimiz -ütopyacı veya romantik bir özle ya da eften püften geleceğe yönelerek değil, eleştirel, çok boyutlu, yaratıcı ve akılcı bir özle umut ederek- ve yaptıklarımız, Edward Lorenz’in ortaya attığı kelebek etkisini yaratabilir. Umut ettiklerimizi eylediğimizde, başlangıçtaki küçük farklar uzun vadede değer yaratan dramatik değişikliklere yol açabilir.

O halde 2025 için neleri umut edeceğimizi düşünmenin vakti geldi, çattı 😊 Elbette, kendimiz, ailemiz, ekibimiz, sevdiklerimiz için umut edeceklerimiz var. Tabi ki akılcı bir umutlulukla… Tüm şahsi umutlarımızın gerçekleşmesini umut ederken, bir de Dünya, dünyada bir sebeple zorda olanlar -özellikle barışın hükmetmediği-, doğa, tüm Dünya çocukları, özellikle de Türkiye’deki hayvan dostlarımız için de “ben”den “biz”e geçerek umutlarımızı “biz” olarak söylemeyi umut ediyorum – gereklerini yaparak. Gabriel Marcel’e dönecek olursak, insan umut yoluyla başkasına açılmaya hazır bulunduğunu, kendisini tüm samimiyetiyle vererek başkasıyla bir ilişkiye girebileceğini gösterebildiği gibi kendi benini merkeze alıp, başkalarına kapılarını kapatarak, umut ve güven duygularından yoksun bir biçimde çaresizliğe düşerek, kendini gerçekleştirmekten vazgeçebilir.

Umutlarınızın kelebek etkisine vardığı bir yeni yıl dilerim, sevgiyle…