Kaygı Okulu

“Bence kaygı, onu tanımış olduğu için yitip gitmek ya da altında ezilip kalmak istemeyen bir insanın katlanıp çıkmak zorunda olduğu bir serüvendir. Dolayısıyla, doğru şekilde kaygılanmayı öğrenen insan, en önemli şeyi öğrenmiş demektir.” – Kierkegaard

Siyasi, ekonomik, kurumsal, mesleki, özel yaşamla ilgili krizlerin ardındaki psikolojik nedenlere baktığımızda ya da sanatın, şiirin, felsefenin derinlerine inersek, her köşede kaygı problemiyle karşılaşırız. Modern insanın yakasından düşmeyen bir huzursuzluk bu kaygı meseli…

Kaygı, zor bir bilmece. Kaygıyla ilgili bilgilerimiz giderek artarken onunla nasıl başa çıkacağımızı hâlâ öğrenmeye devam ediyoruz. Zihin sağlığı demek kaygı olmaksızın yaşamak demek de değil.

Kaygıya yıkıcı bir anlam yüklesek de yapıcı bir anlamı da var: Hayatta kalmamızı çok uzun yıllar önce kaygıyla yüzleşmek üzere attığımız adımların sonucuna borçluyuz. İlkel insan başlangıçta kaygıyı, vahşi hayvanların diş ve pençelerinin yarattığı tehdit uyarısı olarak deneyimledi. Kaygı atalarımızın düşünme yetisini geliştirmesine, semboller kullanmasına ve kendisini koruma amaçlı aletler geliştirmesine katkı sağladı.

Günümüzde en büyük tehlike, vahşi hayvanların diş ve pençeleri değil elbette. Bizler bugün psikolojik, en geniş anlamıyla ruhsal tehlikelerle yüz yüzeyiz; anlamsızlıkla uğraşıyoruz, çok hızlı ve bileşik değişimlerle baş etmek üzere yolda oluyoruz, öz saygımızın, sosyal yeterliliğimizin zedelendiği durumların içinde kalabiliyoruz, rekabetçi mücadelede yenik düşmeyi bir tehdit olarak görebiliyoruz. Kaygının şekli değişse de deneyimleme şekli nispeten aynı kaldı. Dolayısıyla, kaygı normal bir insanlık durumu: Topluluk karşısında ilk kez sunum yapacaksanız, kaygılanabilirsiniz. Bir müsabakaya katılacaksanız, performansınızla ilgili kaygı duymanız gayet doğal.

Goldstein’ına göre kaygı felâket anındaki organizmanın öznel deneyimidir. Organizma çevresinde gelen taleplerle başa çıkamadığı zaman kendisi felâket durumunda bulur ve dolayısıyla varlığının ya da varlığı için olmazsa olmaz gördüğü değerlerinin tehdit edildiğini hisseder. Dolayısıyla kaygı herhangi bir tehlikeye verilen bir tepki değil, organizmanın varlığını tehdit eden bir tehlikeye verilen tepkidir.

Korkunun bir nesnesi varken, kaygı nesnesizdir. Goldstein “kaygı bize arkadan saldırır” der. Korktuğumuz nesneden kaçabiliriz, kaçmak bir seçenektir, ancak kaygıda, kaçma girişimlerimiz telâşa kapılıp ne yapacağını bilmemekten öteye geçemez, çünkü nesne ortada yoktur ve ne yöne kaçacağımızı bilemeyiz. Korku duyuları keskinleştirir ve hatta eyleme geçmeye sevk ederken, kaygı duyuları felç edip kullanılamaz hale getirebilir.

Ama kaygıyla yüzleşilebilir. Kaygıyla yüzleşmek, performansımızı artırabilir, duyarlılığımızı yükseltebilir, insan olarak varlığımızı korumamız için gereken gerilimi sağlayabilir. Kaygının varlığı yaşamanın işaretidir. Tıpkı ateşimizin çıkması gibi… Kişiliğimizde bir mücadelenin sürdüğünü gösteren bir kanıttır. Kaygı duyulmuyorsa mücadele bitmiş demektir. Kierkegaard bu yüzden “kaygı en iyi öğretmedir” der. Ne zaman yeni bir olasılık ortaya çıksa kaygının da ona eşlik edeceğini söyler. Kaygının yaratıcılıkla ilişkisine işaret eder.

Çağımızda yaşayan ve hem kendi hem diğer insanların deneyimlerini gözlemleyen her dikkatli insan, kaygının 21. yüzyılda derin bir olgu olduğunu görür. 21. yüzyıldaki kaygı bilinçli bir kaygıdır, çünkü 21. yüzyıl insanlarının içinde yaşadığı karmaşık ve kaotik çağda duydukları büyük bir güvensizlik vardır. İnsanların çoğu yaşadıkları hızlı ve bileşik değişimleri ve bu değişimlerin yarattığı belirsizliği, yaşamın tüm katmanlarında birden kaldıramaz. Bir başka yaşam biçimine, bir başka kültüre geçiş hiç de kolay olmayabilir. İnsan bir yandan bu geçişle uğraşır, bir yandan da eş ve zıt bir biçimde kendi yaşam biçimine, kendi kültürüne geri gelir.

Bu geçişlerde, Proteus (Yunan mitolojisinde yakalanıp zincire vurulmadığı taktirde yaban domuzundan ejderhaya, ateşten sele her şekilde biçim değiştirme yeteneğine sahip Poseidon’un oğlu) misali tüm çoklu geçişlerde olasılıkların çok sayıda olması nedeniyle ciddi seviyede kaygı ortaya çıkar. Bu kılıktan kılığa girme biçimi- durmaksızın değişimin içinde olmak- modern çağda yaşayan genç bir Proteus ’un ifadesiyle “nereye ait olduğu, kim olduğu hakkında” en ufak bir fikri olmaması, kaygının baş sebeplerinden biri olarak karşımızda durabilir.

Çoklu geçişlerde dağılıp her yeri kaplayan kaygı bazen radikal bir hareketlenmenin bazen bir tür kesinlik arayışının başlamasına sebep olabilir. Kısa vadeli olarak duruma uyum sağlamanın ardında ciddi bir baskılanma ve inkâr etme ihtimali yüksek olabilir ve bunun bedelinin mutlaka ödeneceği düşünülebilir.

Nietzsche’nin “Filozof bir hekimdir” fikrinin ışığı altıda, felsefi açıdan kaygı, bireyin var olduğunun farkında olması durumunun karşısında, her daim mevcut olan bir olmama olasılığının da bilincinde varlık bulmasıyla ortaya çıkar. Kierkegaard bu kaygıyı hiçlik korkusu olarak tarif eder. Olmama durumunda tehdit sadece fiziksel değil psikolojik ve ruhsal anlamda da gerçekleşebilir. Bu tür kaygıyla olumlu şekilde yüzleşilirse, yani birey hem anlamsızlaşma tehdidine gark olur ve bu tehdide karşı koyarsa, bireyin benliği daha da güç kazanır. Bu aynı zamanda bireyin kendisine dair algısının da güçlenmesi demektir. Bu açıdan bakacak olursak, kaygı, olma durumunu kendi olmama durumuna karşı olumlama deneyimidir.

Niebuhr’a göre insanın yaratıcı ya da yıkıcı her eyleminin içinde kaygıdan izler vardır. İnsan olasılıklar ve gereklilikler içinde yer alan sonlu bir yaratıktır. Fakat öte yandan insan özgürdür de. İnsan olasılıkları görür ve yol açabileceği tehlikeleri tahmin edebilir ve bunu yapabildiği ölçüde sonluluğunu aşar. Kısaca insan hem zincirli hem de özgür hem sınırlı hem sınırsız olmasının sonucu olarak kaygılıdır. Kaygı kaçınılmazdır, çünkü insanın içinde bulunduğu özgürlük ve sonluluk paradoksunun doğal bir sonucudur.

Spinoza korkunun temelde öznel bir problem olduğuna yani kişinin ruh hali ya da tavırlarıyla ilgili bir mesele olduğunu söyler. O korkuyu umudun yanına koyarak tanımlar. Her ikisi de kuşku içerisindeki insana ait özelliklerdir. Korku nefret ettiğimiz bir şeyin başımıza gelebileceği fikrinden doğan belirsiz bir acıdır.  Umut ise, arzuladığımız bir güzelliğin başımıza gelme fikrinden doğan belirsiz bir hazdır. Korku umutsuz, umut da korkusuz olmaz. Korku bir zihin zaafının sonucudur, bu yüzden aklın kullanılmasıyla ilgisi yoktur. Umut da bir zihin zaafıdır.  Spinoza’nın korkuları aşmak için gösterdiği yol şudur: Duygu onun tersi ve daha güçlü olan bir şeyle aşılır. Fakat bunu yapmak için düşüncelerimizi ve imgelerimizi düzenlenmemiz gerekir. Korkuyu bir kenara atmak için cesareti düşünmek gerekir. Yaşamın tehlikelerinin cesaretle nasıl aşılacağını hayal etmeli ve düşünerek sıralamalıyız. Spinoza, Kierkegaard’ın tersine umut ve korku arasındaki çatışmanın kalıcı ve gerekli olduğunu görmez. Korkular bireyin kendini akla adamasıyla aşılır. Böylece kaygı problemi o kişinin karşına çıkmaz. Spinoza’nın bakış açısına göre kuşku nedenlerini umutlarımızdan çıkarıp attığımızda güven hissi ile dolarız. Yani artık güzel bir şeyin başımıza geleceği kesindir. Kuşku öğesini korkumuzdan çıkarıp attığımızda ise, çaresiz hissederiz, çünkü korkulan olayın gerçekleşeceği ya da gerçekleştiği kesindir. Tersine Kierkegaard’da güven kuşkunun (ya da kaygının) kesip atılması değil, kuşku ve kaygıya rağmen hayata devam etme tavrıdır.

Spinoza’da en çok göze çarpan sözcük “kesin” sözcüğüdür. Kişi böylesi bir zihinsel ve duygusal kesinliğe ulaşabileceğine inanırsa gıpta edilesi bir psikolojik sonuç elde eder. Etiğin matematiğini kurmasında elbette bu inanışı temel olmuştur. Kişi bir geometri önermesine ne kadar kesinlikle bakabiliyorsa, etik bir probleme de aynı kesinlikle bakabilmelidir. Spinoza’ya göre temel nokta şudur: Belli ölçüde aklımızı dinleyip, ona göre hareket ederek ve kuşkuyu denklemden çıkararak kesinliğe ulaşabiliriz. Ancak gerçekten mümkün müdür? “Yaşadığımız çağdaki kaygı ve huzursuzluğun sebebi, hakikatin ölçüsü, kütlesi ve kısmen de soyut anlaşılabilirliği tek bir yönde artabilecekken, bunları kesinliğinin mütemadiyen azalmasıdır” der Kierkegaard. Pascal’a göre de yaşamda akla sırtımızı yaslayamayız, çünkü akıl onca duyunun karşısında eğilip bükülebilir. Duyulardan gelen veriler aldatıcı olabilir. Ayrıca duyguların gücü de yabana atılmamalıdır. Duygulara adil bir şekilde değer vermek de önemlidir: çünkü “kalp, aklın bilmediği şekilde akıl yürütür”

Kierkegaard’a dönecek olursak, kaygının özgürlüğe –kişinin gelişim hedefine- yöneliş olarak anlaşılması gerektiğini savunur. Kierkegaard özgürlüğü bir anlamda olanak diye tanımlar. Kierkegaard insanı, olanakların sürekli kendisine seslendiği, olanakları sürekli düşünen, gözünün önüne getiren ve yaratıcı edimle onları gerçeğe dönüştüren bir varlık olarak görür.

Olasılıklar özgürlük yetisini, özgürlük yetisi de kaygıyı beraberinde getirir. İnsan özgürlüğüyle yüz yüze geldiğinde onu yaşar. Kaygıyı özgürlük olasılığıdır. Birey bu olasılığı gözünün önüne getirdiğinde, deneyiminde kaygı da potansiyel olarak yerini alır. İnsan gelişim sürecinde birçok olasılıkla karşılaşır: Yürümeyi öğrenirken (ya düşersem?), okula giderken (ya başarılı olmazsam?) yeni bir işe girerken (ya istediğim gitmezse?), pek çok değişime maruz kalırken (ya elimdekileri yitirirsem??) …Bu tür olasılıklar yani henüz deneyimlemediği için ne olduğunu bilemediği yollar kaygı içerir. Elbette tüm bunlar nevrotik olmayan normal kaygıları anlatır. Bir olasılığı gerçekleştirmenin söz konusu olduğu her an, kaygı vardır. Kişinin olanağı (yaratıcılığı) ne kadar çoksa potansiyel kaygısı da çoktur. Olasılık “yapabilirim” demektir. “Yapabilirim” den yapmaya adım atılırken belirleyici kaygıdır.

İnsanın olasılık tablosuna bir yerlerde bilinçli bir seçim girer. O anda olasılığın o ilginç dünyası ve ona eşlik eden sorumluluklar daha iyi algılamaya başlanır. Artık birey çatışma ve zorluklar içeren bir olasılıkla yüz yüzedir; olasılık hem negatif hem pozitiftir. Olasılık “yapabilirim” demekse, bu noktadaki asıl mesele de kaygıyla yüzleşmek olacaktır. İnsanın asıl görevi kendi olmak için irade koymasıdır. Kierkegaard kişinin olacağı ben’i belirli bir şekilde tanımlayamayacağımızı savunur, çünkü ben özgürlüktür. Fakat insan kendi olmak için irade koymaktan kaçabilir. İnsanlar ya ben bilincinden kaçarlar ya da başkası olmaya veya kullanışlı bir ben’den ibaret olmaya irade koyarlar. Ya da muhalefet yoluyla ben olmaya irade koyarlar ki bu da trajik, acılı bir umutsuzluk biçimidir ve dolasıyla gerçek bir ben olamamaya mahkumdur. Kierkegaard’ın iradesi yaratıcı kararlılıktır; öz farkındalığın genişletilmesini temel alır.

Kierkegaard, ben olabilmenin, bireyin kaygıyla yüzleşme ve ona rağmen ilerlemeye devam etme yetisine bağlı olduğunu açık bir şekilde belirtir. Kierkegaard’a göre özgürlük, basit bir kazanım değildir. Bir bitkinin önünü kapatan kayalar kaldırıldığında güneşe doğru dönmesi gibi kendiliğinden gerçekleşmez. Özgürlük daha ziyade varoluşun her anında kişinin kendini sorumlu ve özerk bir şekilde kendisiyle ilişkilendirmesine bağlıdır.

Ancak kaygı iç çatışma içerir. Kaygı kişinin korktuğu bir şeye duyduğu tutkudur; sempatik bir antipatidir. Kaygı bireyin yakasına yapışan yabancı bir güçtür, ama yine de insan kendini ondan uzaklaştıramaz, hatta uzaklaştırmak da istemez. Kişi korkmaktadır ama korktuğu şeyi arzulamaktadır da. Sağlıklı birey çatışmaya rağmen yoluna devam eder, özgürlüğünü gerçekleştirir. Sağlıksız kişi ise kapanma durumuna geçer ve özgürlüğünü feda eder. Korku ile kaygı arasındaki ayrım da bu noktada ortaya çıkar.

Yaratmanın, kişinin olasılıklarını gerçekleştirmesinin her zaman hem yıkıcı hem de yapıcı sonuçları vardır. Statükonun ortadan kaldırılmasını, kişinin kendi içindeki eski örüntülerinin bozulmasını, uzun süreden beri sarıldığı şeylerin yıkılmasını ve yeni, özgün şeylerin, yeni yaşam biçimlerinin yaratılmasını içerir. Bu yaratım yoksa, büyümeyi reddediyoruz, kendimizi olasılıklardan mahrum bırakıyoruz, kendimize olan sorumluluğumuzdan kaçıyoruz demektir. Hatta dünyamızın kapsamını da küçültüyoruz demektir.

Özgürlük yitiminin bir diğer biçimi de kapanma halidir. Kapanma, engellemiş farkındalık süreçleri, ketleme demektir. Özgürlük yayılma, genişleme demektir. Yayılan ve genişleyen kişi kendini ortaya çıkarma fırsatlarını yaratır ve kendini bütüne dahil eder. Kaygı bir anlamda bir okuldur. Gerçeklikten bile daha iyi bir öğretmendir. İnsan bu olanak okulundan çıktığında, sonlu ve olağan kısıtlamalara maruz kaldıktan sonra, özgürleşerek sonsuz kişilik olasılıklarını gerçekleştirir; özgürlüğünü kapatan kapakları açar. Ben’in gücü, kaygı yaratan deneyimlerle başarılı şekilde yüzleşerek büyür ve olgunlaşır.

21. Yüzyılda Kaygı Okulu’nda tüm insanlık olarak büyüme ve olgunlaşma derecesini elde etmek dileğiyle…

Söyle Epicharmus insan sahiden düşünce ile görür ve duyar mı? Düşünce olmadan her şey kör, sağır ve cansız mıdır?

Oyun yazarı ve filozof Epicharmus “insan düşünce ile görür ve duyar; her şeyden yararlanan, her şeyi düzene sokan, başa geçip yöneten düşüncedir, geriye kalan her şey, kör sağır ve cansızdır” der. Düşünmek üzerine düşünmediğim yıllarda, bu söz bana o kadar da etkili gelmemişti, ancak uzun bir süredir ne kuvvetli bir söz derim.

Düşünmek sosyal bilimlere göre, anlam oluşturma, anlam çıkarma, karşılaştırma, sınıflandırma ve adlandırma yetilerini içerir (Yeti, insanda doğal olarak bulunan yatkınlık, bir şeyi yapabilme gücüdür). Bu açıdan baktığımızda, insan her an düşünen, düşünmesine göre anlayan, anlama şekline göre hisseden ve eyleme geçen varlıktır.

Düşünme eylemi tüm yaşamımızı belirleyen ve şekillendiren bir süreçtir. Nasıl düşünüyorsak, öyle yaşarız. Tüm eylemlerimizi ve eylemlerimizin sonucunda kendimiz ve başkaları için ortaya çıkacak sonuçları belirleyen düşüncelerimizdir. Yaşamı nasıl anladığımız, yaşamımızdaki problemleri nasıl çözdüğümüz, nasıl karar aldığımız, nasıl sonuç ürettiğimiz düşünme sürecimize bağlıdır. Hayatta etkin ve yetkin olmamızda kendi düşünmemiz üzerine düşünmek, düşünme eylemimizi çok boyutlu ele almak ve gereklerini yerine getirmek önemli, bir yandan da zorunludur.

Bunları hepimiz biliyoruz… Hepimiz biliyoruz da gerçekten her an doğru ve farkındalıklı düşünüyor muyuz? Doğru şekilde akıl yürüyor muyuz?  Düşünürken önyargılarımızdan, gerçekçi olmayan eğilimlerimizden, dayanaksız kabullerimizden, sorgulanmamış varsayımlarımızdan uzaklaşıyor muyuz?

Mesela çok geçmişte fizikten kötü not almamın sebebi öğretmenimin notunun hep kıt oluşuydu. Gerçekten öğretmenimin notu hep kıt mıydı? 😊 Tabi ki değildi…

Her insan kendine özgü düşünür. Antik Yunan filozofu Aristoteles düşünmenin “aklın hem bağımsız hem kendine has eylemi” olduğunu söylemiştir. Kendimize özgü düşünürken, hepimiz düşünme hatalarına kapılabiliriz.

Çok uzun süre sadece analitik düşünme ile uğraştık. Sonra yanına yaratıcı düşünmeyi ekledik. Ancak tüm düşünme biçimlerinin (düşünme gerçekleştirilme biçimi bakımından yorumlandığında, analitik, yaratıcı, ıraksak, yakınsak, analojik ve bunun gibi biçimler alır.) başına, önüne, arkasına gelecek bir düşünme biçimi- bence bir düşünme sistematiği- var ki, o, uzun süre sahnedeki başrolü pek kapamadı düşüncesindeyim. Sevgili Epicharmus, şimdi sahneye eleştirel düşünmeyi çağıralım mı?

Az önce şöyle bir şeyden bahsettik: Kendi düşünmemiz üzerine düşünmek… Eleştirel düşünme temelinde, insanın kendi düşünme süreçleri üzerine düşünmesi, kendi düşüncesini eleştirel bakış açısıyla sorgulamasıdır.

Eleştirel bakış açısıyla sorgulaması derken kastedilen şudur: Eleştiri bir şeyi olumlu ve olumsuz yanlarıyla incelemek ve değerlendirmektir. Eleştirme eyleminin eş anlamlısı kritik etmektir. Kritik etmenin kökenindeki kriter kelimesinin anlamı ise, nitelik ve nicelik cinsinden bir karşılaştırmaya esas olmak üzere seçilen bir standart, ölçüttür. Eleştirel düşünmedeki kriter, mantıklı olma kriteridir yani düşünme süreçlerimizi nesnel ölçütlere göre yönetmektir. Eleştirel düşünme, gözlem, deneyim, düşünce, muhakeme, iletişimle toplanan veya oluşturulan bilginin etkin ve ustaca analiz edilmesi, sentezlenmesi, değerlendirilmesi, kavramsallaştırılması ve uygulanmasıdır.

Eleştirel düşünmenin 3 unsuru vardır:

Bunlardan ilki soru sormaktır: Eleştirel düşünme doğru bir sorgulama yöntemi gerektirir. Problemlerin etkin ve doğru çözümü, problemle ilgili soruları sormayı gerektirir. Örneğin; ertelemekle ilgili bir problem yaşıyorsanız, sorulacak pek çok soru vardır:

    • Ertelemekle ilgili sorunumu çözerek hangi sonuca ulaşmak istiyorum?
    • Erteleme sorunumu çözmeye başlamanın en iyi yolu nedir?
    • Neden erteleme sorunu yaşıyorum?
    • Ertelememek için nelere ihtiyacım var? Bu konuda gerekli tüm bilgilere sahip miyim? Değilsem, hangi yollarla bu bilgilere ulaşabilirim?”
    • Ertelememenin kendime özgü ve özel yolları neler?
    • Erteleme sorunumu en iyi nasıl çözebilirim? vbg…

Problemimizi ve çözümümüzü tüm yönleriyle ele almak için sorularımızı çok yönlü tutmamız önemlidir.

Eleştirel düşünmenin bir diğer unsuru sorunun mantığını kavrayarak cevap vermektir: Soruları cevaplamanın birçok eleştirel olmayan yolu vardır: Meselâ bu yollardan biri,  cevap vermek için cevaplamak ya da doğru bilgiyi aramadan, düşünmeden akla gelen ilk cevabı vermek, sonra da bu cevabı ısrarla savunmaktır. Bir diğeri, cevabı birine sormak ve cevabı veren kişinin cevabının ne olduğunu, ne şekilde verdiğini düşünmeden kabul etmektir.

Soruya cevap vermeden bir adım geri gitmek gerekir. Soru sorulduğunda doğal tepki hemen cevaplamak olabilir. Cevabı vermeden bir adım geri gitmek, soru neyi soruyor, neyi arıyor, cevaplamak için ne yapmak gerekiyor diye tekrar sorular sormak ve böylelikle en doğru cevabı bulmaktır.

Eleştirel düşünmenin üçüncü unsuru da eylem geçmektir: yaşadığınız problemi eleştirel biçimde ele aldıysanız; eleştirel şekilde doğru tanımladıysanız, sorununuzu gidermekle varmak istediğiniz sonuç/ sonuçlarla çelişmeyecek cevapları bulduysanız ve bunları yine eleştirel şekilde değerlendirdiyseniz artık tüm bunlara inanmanız ve bu inanca uygun davranmanız, yani çözümleri uygulamaya koymanız gerekir.

Yine eylem yoksa, o zaman söyle Epicharmus düşünmesini eyleme koymayan kör, sağır ve cansız mıdır?

Bir Eleştirel Düşünme Diyaloğu: Değişecek Misin?

Diyalog, cevapları arayan ya da cevapları aramasa da hasbelkader diyaloğun bir parçası olmuş kişiyi, kendine sürükler: cevapları arayan veya diyaloğun bir parçası olmuş kişi, diyalogla mantığını, duygularını, inançlarını, karakterini ve alışkanlıklarını tartar. Diyalog bir yandan da bir rehber gibidir: kişinin önüne yapabileceği seçimleri sunan ve bu seçimleri nasıl kabulleneceği hakkında onu endişelendiren, ancak bu endişelerle nasıl başa çıkacağını da gösteren bir olasılıklar serisidir.

Kişinin seçimler karşısında endişelenmesi de şu açıdan bakıldığında gayet iyidir: Kişi endişelenmeye başladığı zaman esas soru baş gösterir: Değişecek misin?

 

Zamane Sokrates: Yüzünde bir gölge görüyorum. Bir düşünce mi seni rahatsız ediyor?

Oturma odasındaki insan: Öyle de denebilir, Zamane Sokrates. Düşünmekten yoruldum. Ne zaman bir konu üzerine kafa yorsam, bir sonuca varmadan başka bir soruyla karşılaşıyorum. Dediler ki, eleştirel düşünme, insanın düşünme süreçlerine büyük katkı sağlar. İyi bir eleştirel düşünür olmak için, önce kendi düşüncen üzerine düşüneceksin, sonra da düşünme eylemi üzerine düşüneceksin. Düşünme eylemine eleştirel bir bakış açısı katacaksın. Eleştirel düşünmenin böyle yorucu olacağını bilseydim, belki de hiç başlamazdım.

Zamane Sokrates: Düşünmekten yorulmak, yürümekten yorulmaya benzemez mi? Yolun sonuna varmasan bile, yürüdükçe güçlenirsin. Öyle değil mi?

Oturma odasındaki insan: Güçlenmek mi, yoksa sadece daha fazla kaybolmak mı? Otomatik düşünürken her şey ne kadar kolaydı. Yanlışla doğruyu ayırdığımı sanıyordum, neye inanacağımı biliyordum. Siyahsa siyah. Beyazsa beyazdı. Şimdi ise her şey gri görünüyor. Üstelik grinin bir sürü de tonu var.

Zamane Sokrates: O halde sorayım: Bir zamanlar kesin olarak doğru bildiklerinden kaçı bugün de değişmeden doğru kaldı?

Oturma odasındaki insan: Doğrusu, pek azı… Düşününce, çocukken doğru bildiğim çok şeyi şimdi gülünç buluyorum. Düşününce, birkaç yıl öncesine kadar doğru bildiklerimin artık doğru olmadığını görüyorum.

Zamane Sokrates: Öyleyse düşünmemek seni gerçekten huzura kavuşturur muydu? Yoksa seni sadece eski gülünçlüğünün ya da yanılgılarının içine mi hapsederdi?

Oturma odasındaki insan: Ama bir yerde durmak istemez mi insan? Sürekli sorgulamak, bozuk bir pusula gibi değil mi? Bir o yönü, bir bu yönü gösteriyor. Denizde yönünü kaybettirmez mi?

Zamane Sokrates: Doğru bir pusulan olsa dahi, pusulan sana gideceğin yönü gösterir ama tek başına yolun sonuna varacağını garanti etmez. Şimdi sor: Pusulan olmadan durduğun yerde kalmayı mı tercih edersin, yoksa varacağını bilmesen de pusulanla doğru yönü aramaya devam mı edersin? Ha, bu arada pusulan bozuksa da yola çıkmadan düzeltmeyi denemeye ne dersin?

Oturma odasındaki insan: Bilmiyorum… Kafam iyice karıştı… Ama ya bir kabileyle düşünüyoruz ya ChatGPT’ye benim için düşün diyoruz, o da düşünüyor bizim için. Sonra kopyala yapıştır. Hiç yormuyor… Aslında bazen pek de fena düşünmüyor… Biraz algoritmik, biraz yapılandırılmış googlevari…. Ama tam da istediğim gibi de düşünmüyor.

Kabileyle düşünüyorsak da ya birlikte göğe varıyoruz ya da birlikte aynı yöne doğru yanılıyoruz. Hem sorgulamak mı onaylanmak mı? Çoğu insan onaylanmak istiyor. Belki biraz ben de. Onaylanmak, uyum sağlamayı gerektirir. Eğer herkes belirli bir fikre inanıyorsa ve sen sorgulamaya başlarsan, dışlanma riskiyle karşı karşıya kalabiliyorsun. İnsanlar fikirlerinden çok, o fikirlere bağlı sosyal bağları önemser. Yani bir düşünceye eleştirel gözle bakmak, bazen sadece bir fikri değil, o fikri paylaşan insanlarla olan ilişkini de sorgulamaktır. Ve bazen o ilişkinin bozulma riskini taşır. O yüzden de o fikrin hatalı olduğunu ya da artık işlemediğini görsen de, o fikri sorgulamıyorsun. Onaylanmak sorgulamaktan daha huzurlu geliyor. Ama ya aynı yöne doğru yanılıyorsak?

Ya da fast food bir düşünme tarzı içindeyiz. Beynimiz pek de yorulmak istemiyor. Mevcut bilişsel inançlarımızı doğrulayan bilgileri seçiyor, hızlı kararlar alıyoruz.  Gerçi böyle yaparak insan milyonlarca yıl önce hayatta kaldı. Ancak şimdi pek de öyle değil.

Zamane Sokrates: Pek de durduğun yerde kalmayı tercih eden birine benzemiyorsun. Doğru yönü arıyor gibisin?

Oturma odasındaki insan: Bilmiyorum… Ama asıl mesele şu: Düşünmek sadece zor değil, aynı zamanda sancılı. Çünkü sorgulamaya başladığında, bir noktada kendi inançlarını, dünyayı algılama biçimini, kimliğini, hatta aidiyetini de sorgulamaya mecbur kalıyorsun. Hatta fikrini değiştirirsen, o fikrin etrafında kurduğun kimliğinin, aidiyetinin değişime uğrayacağını düşünüyorsun. Çok riskli… Beyin bir oyunbozan olmayı istemez ki. Sorgulamak zihinde devrim yapmak gibi. Devrimler de sancılı.

Zamane Sokrates: Hmmm… Pusulan başka ne gösteriyor?

Oturma odasındaki insan: Bilmiyorum… Beyin detoks seviyor mu acaba? Düşüncelerimiz, alışkanlıklarımız gibidir. Yıllarca maruz kaldığımız bilgiler, inançlar ve çevremizden duyduklarımız zihnimizde katman katman birikir. Eleştirel düşünme, bu katmanları söküp atmayı gerektirebiliyor- ama beyin, alıştığı şeylerden vazgeçmeyi sevmiyor galiba. Çünkü eski düşünceler konforludur, yenileri ise biraz rahatsız ediyor…

Aslında tıpkı sağlıksız ama lezzetli bir yemek gibi… Aynı yerde saymamızı sağlayacak, bizi yormayacak, rahatsız etmeyecek fikirler çok çekici geliyor. Sorgulamak, gerçekleri bulmak, bu “zihinsel fast food”dan vazgeçmek gibi geliyor. Sorgulamak, başta aç bırakıyor, tatsız geliyor. Rahatsızlık verici… Ama sonra, uzun vadede daha sağlıklı bir zihin kazanacaksın fast food’dan uzak dursan…

Hem burada çok önemli bir mesele daha var: eleştirel düşünme sadece eski fikirleri bırakmak değil, aynı zamanda gideceğin gerçek yere varana kadar yeni bir belirsizlikle yaşamayı kabul etmektir. Ve belirsizlik, benim beynimin sevdiği şeylerden biri değil. Rahatsızlık, endişe, kaygı verici… İşte bu yüzden çoğu kişi gibi ben de eleştirel düşünmenin eşiğinden geri dönmek üzereyim.

Zamane Sokrates: Peki belirsizlikten kurtulayım derken, seni artık pek de bir yere götürmeyen, işine yaramayan, hatta öğrenmekten, gelişmekten alıkoyan, kaybolmana, yitmene sebep olan düşüncelerine sarılmak mı yoksa sorgulayarak yeni, kıymetli yollar bulmak, gelişmeye devam etmek mi istersin?

Oturma odasındaki insan: Tabi ki yeni, kıymetli yollar bulmak… Gelişmek… Ama eski fikirleri bırakmak,  gerçekten çok zor.  Düşünsene onları bulmak ve hayata geçirmek için o kadar zaman sarfettin, emek verdin, motivasyon gösterdin. Her şeyi geride bırakacaksın. Çünkü eleştirel düşünmek, sadece başkalarının düşüncelerine değil, en çok da kendi düşüncelerine eleştirel gözle bakmaktır. Düşünsene kendi düşünmeni göreceksin, büyük bir farkındalık ve sorumlulukla kendi düşünme süreçlerini sorgulayacaksın. Düzeltmen gereken bir şeyler, belki de çok şeyler bulacaksın. Pek da kolay bir yük değil bu.

Zamane Sokrates: Ancak çok değerli ve kıymetli bir yük. İnsanlar bu yükü sadece ağır bulurlarsa, nasıl düşündüklerini görmezler, bazen görürler ancak görmezden gelirler. Değiştirilmesi gerekenleri fark eder ama değiştirmezler. Sorgulamaya başlarlar ancak devam etmezler. Ancak devam ettikçe büyür, gelişir ve hakikati elde ederler.

Oturma odasındaki insan: Ama sorgulamanın sonu da yok ki. Sorgulamak çok uzun bir süreç. Ve bazen cevaplardan çok sorularla kalıyorsun.

Zamane Sokrates: Ee o zaman yanlış sorularla değil, doğru sorularla yola koyulacaksın. Pusulanı düzelteceksin. Sorgulamayı, soru sormayı öğreneceksin. Doğru soruları sorduğun zaman, cevapları eleştirel yolla bulacaksın. Öyle zihninden gelen ilk cevaba sarılmak yok. Soru neyi soruyor, neyi arıyor, sorunun cevabını bulmam için ne yapmam gerekiyor diye tekrar sorup, cevapları öyle bulacaksın. Cevapları da böyle bulduysan, artık yola koyulacaksın. Gerçeği aramak, bulmak ve bilmek çok değerli ve kıymetlidir. Bir de ona göre yaşamak var ki, bambaşka bir cesaret ister.

Haydi… Seninle diyalog çok keyifliydi Sevgili Dostum. Kal sağlıcakla.

 

Sakın anneme düşünmediğimi söylemeyin o beni düşünüyor sanıyor

“Ben’im, varım. Bu kesin ama ne kadar süre için? Ancak düşündüğüm sürece. Zira ola ki düşünmeye son verseydim, olmaya ya da var olmaya da son verirdim.”

Descartes’ın en temel argümanı “Cogito ergo sum (Düşünüyorum, o halde varım)” la düşünmenin var olmanın ön koşulu olduğu sonucuna varabiliyoruz. Descartes ruhun ana niteliğinin düşünmek olduğunu savunur. Varlığı kesin olan tek şeyin düşünmek olduğuna kanaat getirdiğinden, düşündüğü an var olduğunu kabul eder. Düşünmek var olmanın ön koşuludur. Bu sebepten ötürü, insanın özü düşünmektir dersek yanlış olmaz diye düşünürüm hep.

Özümüz olan düşünmek de insana özgü niteliklerin içinde en zor ve en yüksek olanıdır.

Özümüze dair bu en zor ve en yüksek nitelik konusunda pek çok filozof ve düşünürün ortak bir sorusu vardır: “Düşünmek konusunda neden düşündüğümüzden daha kötüyüz?”. “Ya da düşünmek konusunda iyi miyiz?” Ben soruyu şu şekliyle sormayı tercih ediyorum: Düşünmek konusunda nasıl daha iyi olabiliriz?

Elbette günlerce, aylarca, yıllarca, tüm yaşam boyu bu sorunun cevabını karıştırabiliriz. Bu kısacık satırlar boyunca önce düşünmenin ne yapmak olduğuna bakmak istedim: Düşünme bir görüş veya kanaat sahibi olma değildir. Bir şey veya bir durum hakkında bir tasavvur oluşturma, bir dizi öncüllerden hareketle akıl yürütmeye başvurarak geçerli bir sonuca ulaşma da değildir. Düşünme bilimler gibi bilgi üretmez. Hayat için işe yarar, kullanışlı kestirmeler sunmaz. Kolaycılığa, kural tanımazlığa, ilkesizliğe kaçmaz. Düşünme bugünün alelacele harekete geçme, bir an önce herhangi bir sonuca varma telaşının ortasında kendine özgü duyuşa, bulunuşa ve vicdana sahip olmayı gerektirir. Düşünme gerçeğe erişme çabasında özgürce, ancak asla fütursuzca değil, sorgulamayı gerekli kılar.  Düşünme yöneldiği değil, özden gelen, kendisini zorlayan sorular sorar. Sorularını doğurtacak başka sorularla ilişki kurmayı ister. Sonra dinler ve bekler…

Düşünme asla üstünkörü düşünmez. Yüzeyde gördüğü benzerlikleri birbirine ekleyerek aceleci sonuçlara varmaya çabalamaz. Düşündüğünü kendi başına ele alıp bütünlükten koparmaz. Düşünme neyin esas, neyin arkadan gelen olduğunu, doğası gereği neyin ne tür bir kanıtlamaya gereksinim duyduğunu ve neyin her türlü kanıtlama çabasından uzak tutulup, kendiliğinden apaçık sayılacağını bilir. Ve tüm bunları en büyük ayrıcalığı olarak belirler. Düşünme ilkelere doğru yolculuğunu, sorarak, dinleyerek, bekleyerek sabırla, azimle, aktif şekilde sürdürür.

Düşünme yerli yerinde olmadıkça karşılaşılan her sorunu çözme denemesi, yeni ve üstesinden gelinmesi daha zor sorunları doğurmaktan başka bir yere de pek gitmez.

Sözgelimi küresel ısınmadan bahsediyoruz. Ancak küresel ısınma hakkında gerçekte düşünüyor muyuz? Sıcaklığın kuraklığa dönüşmesi, kuraklığın verimsizleşme ve çölleşmeyle sonuçlanması neyin/nelerin işaretidir? Tüm bunlara sebep olan aşırılıklar nelerdir? Ne oluyor da dünya sürekli olarak bir aşırılıktan diğerine savrulup duruyor? Ne oluyor da aşırılıklar ölçü ve dengeye kavuşmuyor? Aşırılıklar arasında en iyi ölçü ve dengeyi nasıl sağlayabiliriz?… Daha pek çok soru sorabiliriz… Soruların cevaplarını arıyor, cevapları dinliyor ve bütün içerisindeki bağlantıları da kuruyor olabiliriz… O zaman sıra şu soruya geliyor: Düşündüklerimizi eyliyor muyuz?

Pascal, insanın tüm değerinin düşünmesinde olduğu fikrindeydi, çünkü insan yaşamının bir yüzü eylem, öteki yüzü eylemin öncesinde yer alan düşünmeydi.

İnsan düşünür. Düşündükleri eyler. Düşünme bir eylemdir. Eyledikleri döner insanın ne olduğunu resmeder. Onun özünü belirler. Bir anlamda varlığını sorgulatır.

Kişi aktif düşünmüyorsa, aktif düşünmeyi öğrenebilir. Aktif düşünmeyi öğrenmek için yola çıkmak önemlidir. Yolda ilk yapılacak olansa öğrendiklerini unutmaktır. Daha önce bildim dediklerini sorgulayarak, önyargılarından kurtularak öğrenebilir insan. Bunun için, önce dinlemeye hazır ve istekli olması önemlidir.

Aktif düşünmek yorar; hayatı temel olarak Kahneman’ın Sistem 1 olarak adlandırdığı otomatik, anlık yargıları, hızlı okumaları, çağrışımları kullanan, çok az ya da sıfır çaba gerektiren, hiçbir istemli denetim içermeyen hızlı düşünme ile yaşıyoruz. Kahneman’ın Sistem 2 diye adlandırdığı bir başka sistem daha var ki, o da bilinçli, çaba isteyen, verileri kullanan yavaş düşünmedir. Kahneman, Sistem 1 zorlandığında, Sistem 2 devreye girer der. Sistem 2 yorar, çünkü bilişsel çaba ister. Sezgilerine mesnetsiz aşırı güvenenler ve hayatı en çaba yasasıyla yaşamak isteyenler bilişsel çabayı biraz tatsız bulup, yorulmak istemeyebiliyorlar.

Çaba gerektiren düşünme huzursuz eder; çünkü çaba gerektiren düşünme bazen de değişimi gerektirir, alışkanlıkların dışına çıkmaya zorlar. Alışkanlıkların dışına çıkmak ekstra çaba gerektirir. Ekstra çaba da hayatı biraz daha karmaşık hale getirir ve içsel çatışma yaratır. Çatışmayı, öğrenmek, gelişmek ve değişmek üzere araç olarak görmeyenler yorulur.

Kişi her zaman tek başına düşünmüyor. Düşünmek bir yandan da sosyal bir süreçtir. Diğer insanlardan bağımsız düşünmek oldukça zordur. Düşündüklerimiz diğer insanlarla kurduğumuz ilişkiden de doğuyor. Düşünme sosyalse, düşündüklerimiz, başka birinin düşündüğü, söylediği şeye bir cevaptır. Kişinin onayladığı ve onaylamadığı insanlar var hayatta. Onaylamadığı insanlar gibi düşünmeyi bırakıp, onayladığı insanlar gibi düşünmeye başlayabiliyor insan. Ve Hansel ve Gretel gibi kötü kalpli bir cadı tarafından kandırılarak fırına da koyulabiliyor. Doğru bir yoldaşla değerli bir yola da sapabiliyor.

Aktif düşünebilmek için nasıl düşündüğümüz üzerine daha fazla düşünme gayesine kapılırsak, annemizi arayıp merak etmemesini söyleyebilir, düşünüyorum, öyleyse varım diyebiliriz.

 

Yeni için Başlangıç Zihnine Sahip Olmak ve Meraklı Bir Gezintiye Çıkmak

Merak sahip olduğumuz en güçlü şeydir dersek çok mu ileri gitmiş oluruz? Benim cevabım “hayır” 😊. Merak felsefe tarihinde “bilme isteği” olarak tanımlanıyor. Her bilme isteğinin olduğu durumda merak olmayabilir, zorunluluk da olabilir. Merak etmek için bilme isteğinin yanında bir şeyler olması gerekiyor gibi. Mesela ilgi, mesela keşif, bulma, mesela öğrenme, ilerleme…

İlgili, keşifli, öğrenme ihtiyacıyla bezeli merak yoksa gerçekte bilmeyebiliyoruz, “sanmak” eyleminin içine düşebiliyoruz. Bir şeyin “öyle” olduğunu düşünüyoruz. Öyle olmayacağını da kabul etmekle birlikte, “öyle” olabileceği ihtimaline daha çok inanıyoruz. Geleneği sürdürüyoruz:

Bir anne kızıyla birlikte rosto yapıyormuş. Annenin annesiyle, anneannenin de annesiyle tekrarladığı bir gelenekmiş bu.  Rostoyu hazırlamışlar ve yıllardır süren geleneğin bir parçası olarak, fırına koymadan önce sağ ucunu kesmişler. Genç kız annesine “Anne, rostoyu fırına koymadan önce neden sağ ucunu kesiyoruz?” diye sormuş. Anne kızının sorusunu üzerine ilk kez o zaman, rostonun neden ucunu kestiğini düşünmüş. Pek de iyi bir sebep bulamamış, çünkü o da annesinden böyle öğrenmiş. Annesinin neden böyle yaptığını hiç merak etmediğinin ve soru sormadığının farkına varmış. Cevabı bulmak için anneanneyi aramışlar. Anneanne de cevabı bilmediğini itiraf etmiş 😊. O da bu tekniği annesinden öğrenmiş. İlgili, öğrenme ihtiyacıyla dolu merakları iyice artmış. 98 yaşındaki nineyi ziyarete gitmişler ve biraz sohbet muhabbetten sonra, nineye hazırladığı rostoyu fırına koymadan önce neden sağ ucunu kestiğini sormuşlar. Nine cevabı vermeden önce onlara başka bir soru sormuş: “Peki hazırladığınız rostonun ucunu kesmeden, hazırladığınız haliyle fırına koymak için yeteri kadar büyük bir tepsiniz var mı?” Anneanne de, anne de “evet” cevabını vermişler. Nine cevapları duyar duymaz kahkahayı basmış: “Rostonun özellikle sağ ucunu “sizin” niye kestiğiniz hakkında hiçbir fikrim yok. Benim yeterince büyük tepsim yoktu. O yüzden bir ucunu keserdim.”

Peki siz rostonuzu nasıl yapıyorsunuz? Ardı ardına gerçekleşen değişimler içerisinde artık işlevini yitirmiş geleneksel yaklaşımları mı sürdürüyorsunuz ya da her şeyi, ancak her şeyi keşfetmek isteyen bir çocuğun merakıyla mevcut durumu sorguluyor musunuz? Şu andaki/ gelecekteki gerçek işlevi, faydayı, değer katanı bulmak için sihirli sorular soruyor musunuz? Çocuk merakımıza dönebildiğimizde ne çok soru sorabileceğimize ve keşif yapabileceğimize yeniden şaşırabiliriz.

Hayatta yol aldıkça düşüncelerimiz, fikirlerimiz geçmişle dolu hale gelirler: dayanaksız kabuller, gerçekçi olmayan eğilimler, inanışlar haline gelmiş sorgulanmamış varsayımlar, önyargılar bugün sadece bizi olduğumuz yere mıhlamakla kalmıyor, çocuk merakıyla keşfedenlerin çok ama çok gerisine, belki de oyunun dışına atıyor.

Çocuk merakına dönebilmek için başlangıç zihnini geliştirmeye ihtiyaç vardır: Bir Zen manastırında çok parlak bir öğrenci, bir Zen ustasından ders alıyormuş. Öğrenci ne kadar parlak olduğunu diğer öğrencilerin anlamasını istiyor ve bu nedenle tüm bilgisini diğer öğrencilere göstermekten hoşlanıyormuş. Bilgisini göstermekle öyle meşgulmüş ki yeni bilgilere hiç açık olmuyormuş. Bir gün ustası öğrencisiyle çay içmeye oturmuş ve öğrencinin bardağına taşıncaya kadar çayı doldurmuş. Çay masaya dökülmüş. Öğrenci ustasına dönmüş ve “Bardağın ağzına kadar dolduğunu ve daha fazla çay alamayacağını görmüyor musunuz?” diye söylenmiş. Usta kısa bir sessizlikten sonra: “Tıpkı senin gibi… Bildiklerinle o kadar dolusun ki, yenilerini kabul etmiyorsun. Yeni bilgilere yer açabilmek için boş bir bardakla çalışmalısın. Bardağın zaten doluyken, herhangi yeni bir şeyi nasıl kabul edebilirsin?” diye cevaplamış.

Bu hikâye “başlangıç zihnine sahip olmak” kavramını anlatır. Merakla ilgili bilimsel araştırmalar, kişinin bildiği ile bilmek istedikleri arasındaki uçurum arttıkça merakın arttığını söylüyorlar. George Loewenstein, Merakın Psikolojisi adlı makalesinde “kişi bilgisindeki boşluğu fark ederse, yoksunluk kaynaklı olarak merak tetiklenir. Kişi bu yoksunluğu gidermek için harekete geçer” diyor.  İlgili, öğrenmeye aç, ilerlemeyi isteyen merak için biz yetişkinlerin bardağımızı boşaltmak için yoksunluk çekmeye ihtiyacımız var.  Çocuk merakı dediğim şey de tam bu… Çocuk öğrenmek, ilerlemek için başlangıç zihnine tutkulu şekilde sahiptir. O bu yoksunluğu azaltmak için midesinde pır pır eden kelebeklerle birbirini açan sorular soruyor.

Başlangıç kavramı yeniye bütünüyle açıktır. Öğrenmeye açtır ve keşif tutkusuyla doludur. Bildiklerinin – belki de bildiğini sandıklarının- kendisine koyduğu sınırları aşan insan yeniye açık olur. Çocuk merakı yoksa yeniyi de, girişimi de ortaya çıkarmak, ilerlemeyi de sağlamak pek mümkün değildir.

Not: 3 sihirli soru:

1)      Neden?: İlişkilerin mevcut durumunu anlamaya ve mevcut duruma meydan okumaya yardımcı olur.

2)      Peki ya şöyle olsaydı?: Yeni olasılıkları keşfetmeye ve yeni  olasılıklarla dünyanın nasıl görüneceğini hayal etmeye destek verir.

3)      Neden olmasın?: Halihazırdaki durumu sorgulamaya, yeniyi hayata geçirmekte engeller varsa, bunlarla bağlantı kurmaya ve tabi ki bunları ortadan kaldırabilmenin yollarını bulmaya katkı sağlar.

Yeni rostonuzu, başlangıç zihniyle, yeniden yapmaya var mısınız?

 

Yapmak mı Yapmamak mı? İşte bütün mesele bu…

Psikanalizin kurucusu S. Freud’a göre, insan, haz veren ya da sıkıntıyı azaltan her türlü eylem ve etkinliğe yönelerek, kendisini içsel çatışmalardan uzak tutar. Temelde insan beyni hazsal bilinçdışı ilkesine göre hareket eder.

Yaşantımızın büyük çoğunluğunda farkında olmasak da, bilinçdışı sıkıntı veren durumları azaltmak için çalışır. Roman Gelperin tüm bunların içsel motivasyonumuz üzerinde etkisi var diyor. Şöyle ki;

“Ceren çalıştığı şirketin farklı departmanlarından sağlayacağı bilgilerle çok kapsamlı bir öneri raporu hazırlayacaktır. Bunun için 6 haftası vardır. Ceren bu raporu 2 günde bitireceğini öngörür. 6 hafta dolmadan raporu tamamlamak ve aradan çıkarmak için çok kez rapora başlamaya niyetlenir. Ancak niyetinden ve kararlılığından birçok kereler kaçınıp, rapora dair 1 kelime bile yazmaz. Sonunda raporu teslim etme tarihi kapıya dayanır. Neredeyse 1,5 günü kalmıştır. İşe koyulur ve raporu hararetle yazmaya, sözcükleri, cümleleri, rakamları, grafikleri bir araya getirmeye çalışır. Ceren, önündeki 1,5 günün her dakikasını yoğun şekilde çalışarak, mola vermeden, neredeyse yemek yemeden geçirir. Stresli, rahatsız, bitkin hissetse de 1,5 günün sonunda raporu tamamlamayı başarır ve zamanında teslim eder.”

Yukarıdaki durum pek çoğumuzun zaman zaman yaşadığı son derece genel bir senaryodur. Peki, Ceren neden raporu tamamlamayı zamana yaymak ve rahat rahat çalışmak yerine raporu son 1,5 günde tamamlamayı tercih etti ve büyük bir stres yaşadı?

Ceren’in eyleme geçmedeki temel amacı yalnızca raporu tamamlamakta başarılı olmak, çalışma arkadaşlarının ve yöneticisinin karşısında raporu bitiremediği için küçük düşmemekti, ancak bu raporla bu kadar uğraşmak da istemiyordu. Ceren’i motive ederek raporu bitirmesini sağlayan şey, raporu yetiştiremeyeceği endişesiydi, çünkü raporu yetiştiremezse iyi bir takım üyesi olarak görülmezdi, bütünde başarılı olmazdı. Endişe, onun isteksizliğinin önüne geçerek durumla başa çıkabilmesini sağladı. Yani Ceren sıkıntı verici bir sonucu ortadan kaldırabilmek adına raporu tamamlayarak hazza ulaştı diyebiliriz.

Yukarıdaki örnekten de anlaşılacağı üzere kişinin motivasyona ulaşmadaki çözüm anahtarı; mantığa başvurup iradeye uymak değil, hazsal bilinçdışının derinindeki fonksiyonlarına uyum göstermektir. Hazsal bilinçdışı iki tür motivasyona sahiptir; sıkıntı motivasyonu ve haz motivasyonu. Sıkıntı motivasyonu, kişiye sıkıntı veren durumlardan kaçmak için kişiyi motive ederken, haz motivasyonu ise kişinin içinde bulunduğu durumda hazzı arttırmak için çalışır. Örneğin; endişeliyken endişe verici durumdan uzaklaşarak, öfkeliyken öfkelenilen durum ya da kişi ile ilgili zihinde öfkenin ifade edildiği senaryolar oluşturarak var olan olumsuz duygulardan kurtulmak ve rahatlamak için sıkıntı motivasyonunu kullanırız. Akşam eve geldiğinizde kendiniz için dinlendirici bir müzik açıyorsanız ya da sevdiğiniz bir yemeği hazırlıyorsanız, müziği açmak ve yemeği hazırlamak için devreye haz motivasyonu girer.

Burada düşünmemiz gereken, yönetmeye çalıştığımız davranışın kaynağı, sıkıntı mı yoksa haz mı olduğunun farkına varmaktır. Böylelikle, kaynağı bilinen motivasyon üzerinde kontrol sağlamamız ve motive olmak için gerekli dikkati yeniden toplayabilmemiz kolaylaşacaktır.

Kişiyi anlık hazlarının aksine davranmasında motive eden, gelecekte gerçekleşecek olayların somut sonuçlarıdır. Bazı kişiler ya da hatırı sayılır sayıda kişi için bir zorunluluğun motive edici etkisi en son “yap ya da bırak” noktasında ortaya çıkar. Bu yaklaşan sonuçların hissedilmesi durumudur. Tıpkı Ceren’in örneğinde olduğu gibi.

Çoğu kişi hazzı artırıp, sıkıntıyı uzaklaştırmak ister. Sabah çalar saatimiz 7’de çaldığında, biraz daha uyumak varken neden yataktan kalkalım ki? Biraz daha uyumak çok insan için haz vericidir. Ancak yeni güne başlamak için bir heyecan içerisindeysek, daha büyük bir haz içeren, bize anlam/ değer katan faaliyetlerin peşinde koşturacaksak yataktan çıkarız. Tabi sebepler bununla sınırlı değildir: açlığımızı gidermek, tuvalete gitmek, çalar saatin rahatsız edici sesinden kurutulmak, yapılması gereken bir şey için duyulan endişe, geç kalma utancı gibi sebepler de bizi yataktan çıkarabilir.  Motivasyon araştırmacılarının bulguları hazzı artırıp sıkıntıyı gidermenin bir motivasyon türü olmadığını, motivasyonun özü olduğunu söylüyor.

Farklılıklar olabilse de, Roman Gelperin’e göre, kişinin üstlendiği/ verilen görevinin bölümleri ile ilgili haz ya da sıkıntı duyacağı durumlar aşağıdaki gibidir:

1)    Görevin kendisi: Kişinin görevi nasıl ele aldığına göre haz veya sıkıntı ortaya çıkar. Örneğin: Görev ile ilgili haz etkeni genellikle, o görev veya benzer görevlerle ilgili geçmiş deneyimlerinden etkilenir. Kişi yakın zamanda o görev ya da benzer görevlerle ilgili hazsal bir deneyim yaşamışsa bunları anımsar, hazzı duyumsayabilir. Kişinin görevle ilgili hiçbir deneyimi yoksa, beklentisi de sahip olduğu veya olmadığı kıt bilgiye dayanıyorsa endişenin hâkim olduğu sıkıntı ortaya çıkabilir.

2)    Göreve başlamak: Göreve başlamakla ilgili olan haz etkeni genellikle başlamak için gerekli olan çabayla doğru orantılıdır. Eğer bu çaba kapasitesini oldukça aşan bir çaba olacaksa sıkıntı yaratabilir, ancak aşmıyorsa, hatta kapasitesinin az üstündeyse haz ortaya çıkabilir.

3)    Sonuçlar: Görevi tamamlanmasıyla ortaya çıkacak sonuçların beklentisi kişide haz veya sıkıntı yaratır. Kişi elde edeceği sonuçlardan elde edeceği ödül beklentisiyle, göreve karşı merakla karışık bir heyecan duyuyorsa hazsal bir durum ortaya çıkar. Ya da sonuçlar elde edildiğince oluşacak rahatlama hissini duyumsuyorsa yine haz duyar. Ancak sonuç tehdit veya risk barındırıyorsa, tüm bunların yarattığı endişe sıkıntı yaratır.

Bunlar kişinin harekete geçip geçmeme kararını düşündüğünde oluşan 3 düşünme baloncuğudur. Kişi bir karara varmadan önce, 3 düşünce balonunu birlikte ele almaz. Karar verme sürecinde sıklıkla ele aldığı ilk baloncuk ya görevin kendisi ya da yaratacağı sonuçlardır. Göreve başlamak için ne yapması gerektiği ile ilgili baloncuk sonradan ortaya çıkar. Bu 3 baloncuk kişiyi hedefini gerçekleştirmeye ya da gerçekleştirmemeye yöneltir.

Kişi öncelikle görevin kendisi ile ilgili haz duyabilir. Sonra o görevi gerçekleştirmek için yapacaklarının ne kadar sıkıntılı olduğunu düşünür. Takiben, sonuca değeceğine karar vererek başlamak için çaba harcaması gerektiğini düşünür. Ancak yine de hiçbir şey yapmayabilir. Sık sık elde edemediği sonuçları düşünür ve harekete geçmez. Tüm bunları düşünürken, kendini daha haz veren şeylerle oyalar ve atacağı adımların sıkıntı verecek sonuçlarını analiz eder. Cesaretini yönetemez ve yine bir şey yapmaz. Sonsuz bir eylemsizliğin içine gömülür…

Bir eyleme başlamak için bir diğerini bırakmak gerekir. Kişi şu anda yaptığı eylemden ne kadar haz duyuyorsa, bir diğerine başlamaz. Özellikle bir görevin bitim tarihi için henüz hatırı sayılır bir süre varsa, bu göreve başlamak ve küçük parçalara bölüp ara ara yapmak yerine haz veren şeylerle oyalanıyorsa, bu haz veren oyalanmaları göreve başlamak ya da her seferinde ilgili küçük parçayı tamamlamak için bırakması gerekir. Herhangi bir görevini sürekli erteleyen bir kişi yumurta kapıya gelince o görevini bitirmek için çabalar, çünkü istediği sonuçları elde edememe ihtimali onda sıkıntı uyandırır ve oluşan kayıp hissi bir tehdit sunar. Bu durumda endişe bir gözetmen rolü üstlenir ve kişi daha fazla haz veren bir aktiviteye geçmek isterse eline vurur. Kişiyi işe başlatmakla kalmaz, aynı zamanda kişinin işi ortada bırakmasına da engel olur.

Peki bir eylemi yapmaya ya da yapmamaya karar verirken iradenin bir gücü var mıdır?

Kuşkusuz insan hazza giden yolda her zaman en az mücadeleyi seçmez. Güçlü bir iradeye sahip, hazzı erteleyebilen ve duyulan sıkıntı karşısında azim gösteren insanlar vardır. İrade bir eylemi gerçekleştirme yetisi ve o eylemi sürdürme kararlılığı, azim ise engelleri aşma kararlılığıdır.

Bazı insanların dikkatlerini hazsal bilinçdışından bağımsız bir şekilde yönlendirme becerisi (buna irade diyoruz) vardır. Ancak bu beceriler, bu tip insanların haz prensibinin yasaları dışında yaşama becerisi geliştirdiklerini göstermez. Bu onların hazsal bilinçdışlarını iradeli bir şekilde sınırladıklarını gösterir.

Tıpkı Odysseia’da Odysseus’un dişlerini gıcırdatmakla sirenlerin efsununa karşı koyamayacağını anlaması gibi. Odysseus, bu yüzden denizcilere kendisi geminin direğine bağlamalarını söyledi. İrade gücü, onu gelecekte yapacağını anladığı şeyi yapmaktan alıkoyması için dışarıdan yardım almaya dayanıyordu. Bizim Odysseus’tan farklı olarak daha sıradan koşullarımızda, kendimizi direğe bağlamayabiliriz, ancak bizi baştan çıkaran şeyi uzakta tutabilir veya kendimize ve/ veya çevremize bozamayacağımız bir söz verebiliriz. Ancak irade gücümüzle ileriye bakar ve hazırlık yaparsak nefsimizi yeneriz.

Kişinin karar almasında etkili olan irade gücü, farklı haz deneyimleri içeren aktiviteler söz konusuysa, aralarından anlam/değer katan aktiviteleri özgürce seçim yapmasına yardım eder. Kişi irade gücü ile dikkatini istediği yere yöneltebilir. Zorluklar yaşıyorsa, engellerle karşı karşıyaysa bunlarla başa çıkmaya yine irade gücü ile karar verir.

Zihnin gelgitleri çalkantılıdır.  Kişinin zihni gün içinde duygudurum, kavrama becerisi, motivasyonel durumunu etkileyen değişkenlerin şiddetli etkisi altındadır. Hazsal motivasyonlarına karşı koyma gücünün zayıf olduğu zamanlar olacaktır. Gün içerisinde zihnimizin takipçisi olmak amaçlarımıza ulaşmada yol gösterecektir.

Amaçlarımıza ulaşabilmek için motivasyonumuzu akıllıca ayarlamakta sadece anlık motivasyon durumumuzun değil, aynı zamanda dikkat kapasitemizin de farkında olmak çok önemlidir.

Dikkat kapasitemiz gün boyunca yorgunluk, sindirim, kan şekeri gibi etkenlerden etkilenerek önemli şekilde farklılık gösterir. Bazı aktiviteler gerçekten büyük dikkat gerektirir. Örneğin, ağır bir literatür okumak, karmaşık bir uygulama programlamak, zorlu fizik problemlerini çözmek gibi.

Eğer bir iş için ayıracak yeterli dikkatimiz yoksa, hiçbir motivasyonel araç bize yardımcı olamaz. Ayrıca o işi istediğimiz gibi başarılı yapamayacağımız için kolaylıkla sıkıntıya girebiliriz.

İş aşırı dikkat nedeniyle de kolaylıkla sıkıcı hale de gelebilir ve daha keyif veren bir şeye doğru yönelebiliriz. Böyle bir durumda keyifli bir tamamlayıcı eklemek, örneğin dikkat dağıtmayacak bir müzik dinletisi, zorlanma seviyemizi azaltabilir.

Dikkatimizin fakında olmak ve ona göre davranmak yaptığımız işin kalitesini belirler.

Tüm bunlardan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: asıl önemli olan, hayat amacımız doğrultusundaki bizi harekete geçiren, yaşamımızı bu yönde tutku ve heyecanla dolduran faaliyetler/ görevlerdir. Hem tutkuyla bağlı olduğumuz hem yararlandığımız yararlandırdığımız, hem geliştiğimiz hem de kendimizi gerçekleştirdiğimiz görevlerden aldığımız hazla hiçbir şey yarışamaz. En iyi zamanlarımız amacımızla motivasyonumuzun el ele verdiği zamanlardır. Değer katan tutkularımızın peşinden gitmek, sevdiğimiz şeyleri bulmak ve onları kovalamayı asla bırakmamak bize kendi içsel dönüşümümüzü yaşatacak olandır. Ancak yaşamın her zaman engelleri, güçlükleri olacaktır. İrade, azim ve dikkat bize “yapmak” konusuna yardım edecek olanlardır.

 

Wittgenstein’ın Şişesindeki Sinek Olmamak- Hayat Hikâyesini Yeniden Yazmak

İnsanlara musallat olan sinekleri yakalamak amacıyla özel olarak imal edilmiş bir şişe… Şişenin üst kısmı yani ağzı açık, ancak alt kısmında da açıklık var. Sineklerden kurtulmak için şişenin ağız kısmından, sinekleri cezbedecek şekerli sıvı şişeye koyulur. Şişenin özel yapımı sayesinde, altındaki açıklığa rağmen sıvı şişenin tabanında dökülmeden durur. Sıvı koyulduktan sonra ağız kısmı tıpayla kapatılır. Şişenin alt kısmından yayılan şekerli sıvının kokusu sinekleri cezbeder. Kokuyu takip eden sinek şişenin içine alt kısımdaki açıklıktan girer. Şekerli sıvıdan yeterince istifade eder. Sinek yoluna devam etmek ister. Şişenin ağız kısmında tıpa vardır. Kapalıdır. Girdiği alt kısım açıktır, ancak şişenin özel tasarımından mütevellit şişenin çıkışını bulmak pek kolay değildir. Sinek ışığa yönelir. Şişenin cam duvarına çarpar. Bir kez daha dener, yine cam duvara çarpar. Işığa daha kuvvetle yönelir ve cama daha kuvvetle çarpar. Daha kuvvetle defalarca kere deneme yaptıktan sonra ziyadesiyle hırpalanır.

Peki sinek neden dışarı çıkamıyordur? Çünkü şişenin içine hapsolduğunun, etrafındaki cam duvarın farkında değildir. Dahası bir şişenin içinde olduğunun farkında değildir. Dolayısıyla şişenin içine girdiği alt kısmındaki açıklığın da farkında değildir.

Wittgenstein’dan yola çıkarak, şişeyi hayat, sineği de insan olarak düşündüğümüzde, insan ne istediğini tam bilmeden, yeteneklerini, yetkinliklerini, tutkularını, hangi değerlere sahip olduğunu, yaptıklarını, yapabileceklerini tanımadan, hayat amacının üzerinde düşünmeden şekerli sudan istifade eder, eder durursa çok yorulabilir, sıkılabilir, hayal kırıklığına uğrayabilir, mutsuz olabilir. Peki insan için hayatın içindeki bu şekerli su nelerdir? Kısa vadeli çıkarlarını karşılayacak, hoşlanabileceği, ancak alelade, değer katmayan hazlar, kendisine göre olmayan moda fikirler… İnsan bunların cazibesinin peşinden giderek bir cam fanusa hapsolabilir. Çıkmak ister, çıkabilir mi?

Sorunun cevabı elbette. Ancak önce cam fanusun içinde olduğunun, cam fanustaki kendisinin kendisi olmadığının farkına varırsa… Yolunu bulamamış olduğunu hissederse…  Şişenin altındaki açıklığı fark edebilirse…

Wittgenstein’ın şişesindeki sinekle ilgili ne yapılabilir?

  • Çıkış yolu gösterilebilir
  • Uçmaya devam etmesi ve kendi yolunu bulabileceği söylenebilir
  • Ya da ‘Dur ve kendine bak!’ denilebilir

İnsan durup kendine bakabilir ve hayatının hikâyesini yeniden yazabilir:

Yeteneklerinin, yetkinliklerinin, tutkularının adını koyabilir. Değerlerini çıkarabilir, yani kişisel pusulasını elinde tutabilir.  Kişisel pusulasının kulağına fısıldadığı hayat amacı üzerinde düşünebilir.

Bu hayat amacı doğrultusunda yaptığı şeylerle yapabileceği şeyler arasında bağ kurabilir. Beklediği amaca ulaşma yolculuğunda yetkinlikleri, yetenekleri ve motivasyonuyla ortaya koyduğu davranışları ve sonuçları üzerinde düşünebilir. Performansını hızlandırabilir, yükseltebilir, güçlendirebilir. Potansiyelini 12’den vurmayı hedefleyebilir. Ok yaydan çıktıktan sonra hep 12’yi vuramayabilir. Olsun… İnsan kusurlu olabileceğini kabul ederken, başarısızlığa da tahammül edebilir. Bir yöndeki kayıp başka yönde kazanç anlamına gelebilir, dolayısıyla gelişen potansiyeline dikkatini verebilir. Japon psikiyatr Shoma Morita’nın “olabileceğiniz en kusurlu insan olun” mottosuyla, her atışta elinden gelenin en iyisini yapmaya ve öğrenmeye kendini verebilir. Fransız psikolog Emile Coue’nun “her gün, her bakımdan gelişiyorum” cümlesini tekrarlayarak, potansiyelini gerçeğe dönüştürebilir. Geliştirilmeden kalmış potansiyelinin hayallerine ait farazi bir yetenekten başka bir şeye dönüşmeyeceğini bilerek… Gelişmeye çabalayarak… İnsan bir şeyi yapmıyorsa yapmasını gerektiğini söylemesinin de bir anlamı olmaz. Zıddından hareketle ve Kant’a doğru giderek “Zorunluluk yapabilmeyi imler.”

Sinek şişenin altındaki açıklığı görebilirse, ne güzel, özgürlüğüne kavuşabilir, ancak yine kendisini cezbeden bir başka şekerli suya kanmayacağının da bir garantisi yoktur. İnsan durup kendine baktığında ve bakmanın ötesine gidip gördüğünde bir daha cam fanusun içine girmesi zordur. Bakmak göz hareketi, görmek bilinçli faaliyettir. Bakışta geçicilik, görüşte seçicilik ve derinlik vardır. Görmek ve gördüklerini eylemek insanın en iyi seçimidir.

 

Söyle Epicharmus insan sahiden düşünce ile görür ve duyar mı? Düşünce olmadan her şey kör, sağır ve cansız mıdır?

Oyun yazarı ve filozof Epicharmus “insan düşünce ile görür ve duyar; her şeyden yararlanan, her şeyi düzene sokan, başa geçip yöneten düşüncedir, geriye kalan her şey, kör sağır ve cansızdır” der. Düşünmek üzerine düşünmediğim yıllarda, bu söz bana o kadar da etkili gelmemişti, ancak uzun bir süredir ne kuvvetli bir söz derim.

Düşünmek sosyal bilimlere göre, anlam oluşturma, anlam çıkarma, karşılaştırma, sınıflandırma ve adlandırma yetilerini içerir (Yeti, insanda doğal olarak bulunan yatkınlık, bir şeyi yapabilme gücüdür). Bu açıdan baktığımızda, insan her an düşünen, düşünmesine göre anlayan, anlama şekline göre hisseden ve eyleme geçen varlıktır.

Düşünme eylemi tüm yaşamımızı belirleyen ve şekillendiren bir süreçtir. Nasıl düşünüyorsak, öyle yaşarız. Tüm eylemlerimizi ve eylemlerimizin sonucunda kendimiz ve başkaları için ortaya çıkacak sonuçları belirleyen düşüncelerimizdir. Yaşamı nasıl anladığımız, yaşamımızdaki problemleri nasıl çözdüğümüz, nasıl karar aldığımız, nasıl sonuç ürettiğimiz düşünme sürecimize bağlıdır. Hayatta etkin ve yetkin olmamızda kendi düşünmemiz üzerine düşünmek, düşünme eylemimizi çok boyutlu ele almak ve gereklerini yerine getirmek önemli, bir yandan da zorunludur.

Bunları hepimiz biliyoruz… Hepimiz biliyoruz da gerçekten her an doğru ve farkındalıklı düşünüyor muyuz? Doğru şekilde akıl yürüyor muyuz?  Düşünürken önyargılarımızdan, gerçekçi olmayan eğilimlerimizden, dayanaksız kabullerimizden, sorgulanmamış varsayımlarımızdan uzaklaşıyor muyuz?

Mesela çok geçmişte fizikten kötü not almamın sebebi öğretmenimin notunun hep kıt oluşuydu. Gerçekten öğretmenimin notu hep kıt mıydı? 😊 Tabi ki değildi…

Her insan kendine özgü düşünür. Antik Yunan filozofu Aristoteles düşünmenin “aklın hem bağımsız hem kendine has eylemi” olduğunu söylemiştir. Kendimize özgü düşünürken, hepimiz düşünme hatalarına kapılabiliriz.

Çok uzun süre sadece analitik düşünme ile uğraştık. Sonra yanına yaratıcı düşünmeyi ekledik. Ancak tüm düşünme biçimlerinin (düşünme gerçekleştirilme biçimi bakımından yorumlandığında, analitik, yaratıcı, ıraksak, yakınsak, analojik ve bunun gibi biçimler alır.) başına, önüne, arkasına gelecek bir düşünme biçimi- bence bir düşünme sistematiği- var ki, o, uzun süre sahnedeki başrolü pek kapamadı düşüncesindeyim. Sevgili Epicharmus, şimdi sahneye eleştirel düşünmeyi çağıralım mı?

Az önce şöyle bir şeyden bahsettik: Kendi düşünmemiz üzerine düşünmek… Eleştirel düşünme temelinde, insanın kendi düşünme süreçleri üzerine düşünmesi, kendi düşüncesini eleştirel bakış açısıyla sorgulamasıdır.

Eleştirel bakış açısıyla sorgulaması derken kastedilen şudur: Eleştiri bir şeyi olumlu ve olumsuz yanlarıyla incelemek ve değerlendirmektir. Eleştirme eyleminin eş anlamlısı kritik etmektir. Kritik etmenin kökenindeki kriter kelimesinin anlamı ise, nitelik ve nicelik cinsinden bir karşılaştırmaya esas olmak üzere seçilen bir standart, ölçüttür. Eleştirel düşünmedeki kriter, mantıklı olma kriteridir yani düşünme süreçlerimizi nesnel ölçütlere göre yönetmektir. Eleştirel düşünme, gözlem, deneyim, düşünce, muhakeme, iletişimle toplanan veya oluşturulan bilginin etkin ve ustaca analiz edilmesi, sentezlenmesi, değerlendirilmesi, kavramsallaştırılması ve uygulanmasıdır.

Eleştirel düşünmenin 3 unsuru vardır:

Bunlardan ilki soru sormaktır: Eleştirel düşünme doğru bir sorgulama yöntemi gerektirir. Problemlerin etkin ve doğru çözümü, problemle ilgili soruları sormayı gerektirir. Örneğin; ertelemekle ilgili bir problem yaşıyorsanız, sorulacak pek çok soru vardır:

  • Ertelemekle ilgili sorunumu çözerek hangi sonuca ulaşmak istiyorum?
  • Erteleme sorunumu çözmeye başlamanın en iyi yolu nedir?
  • Neden erteleme sorunu yaşıyorum?
  • Ertelememek için nelere ihtiyacım var? Bu konuda gerekli tüm bilgilere sahip miyim? Değilsem, hangi yollarla bu bilgilere ulaşabilirim?”
  • Ertelememenin kendime özgü ve özel yolları neler?
  • Erteleme sorunumu en iyi nasıl çözebilirim? vbg…

Problemimizi ve çözümümüzü tüm yönleriyle ele almak için sorularımızı çok yönlü tutmamız önemlidir.

Eleştirel düşünmenin bir diğer unsuru sorunun mantığını kavrayarak cevap vermektir: Soruları cevaplamanın birçok eleştirel olmayan yolu vardır: Meselâ bu yollardan biri,  cevap vermek için cevaplamak ya da doğru bilgiyi aramadan, düşünmeden akla gelen ilk cevabı vermek, sonra da bu cevabı ısrarla savunmaktır. Bir diğeri, cevabı birine sormak ve cevabı veren kişinin cevabının ne olduğunu, ne şekilde verdiğini düşünmeden kabul etmektir.

Soruya cevap vermeden bir adım geri gitmek gerekir. Soru sorulduğunda doğal tepki hemen cevaplamak olabilir. Cevabı vermeden bir adım geri gitmek, soru neyi soruyor, neyi arıyor, cevaplamak için ne yapmak gerekiyor diye tekrar sorular sormak ve böylelikle en doğru cevabı bulmaktır.

Eleştirel düşünmenin üçüncü unsuru da eylem geçmektir: yaşadığınız problemi eleştirel biçimde ele aldıysanız; eleştirel şekilde doğru tanımladıysanız, sorununuzu gidermekle varmak istediğiniz sonuç/ sonuçlarla çelişmeyecek cevapları bulduysanız ve bunları yine eleştirel şekilde değerlendirdiyseniz artık tüm bunlara inanmanız ve bu inanca uygun davranmanız, yani çözümleri uygulamaya koymanız gerekir.

Yine eylem yoksa, o zaman söyle Epicharmus düşünmesini eyleme koymayan kör, sağır ve cansız mıdır?

Sahiden de Varsayımlarımızın Zihnimize Yerleşmediği Tek Bir Gün Var mı?

Hiçbir varsayım içermeyen, dolayısıyla yanlış çıkma olasılığı sıfır olan bir önerme ileri sürülebilir mi? 17. yüzyıl felsefesinin kurucusu, Descartes acaba bu sorunun cevabını düşünerek mi “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözünü söylemişti?

Bu da varsayım içeren bir soru 😊.

Descartes’ın bütün çabası felsefesini hiçbir varsayım içermeyen en temel ve en kesin yerden başlatmaktı. Bu sebeple, “insan şöyle bir varlıktır, dünya şöyle bir yerdir” türünden sözler söylerse işe yaramayacaktı. İnsanın ya da dünyanın nasıl bir şey olduğuyla ilgili belli varsayımlardan yararlanmış olacaktı. Üstelik doğru bildiğimiz her şeyin basitçe birer illüzyon ya da yanılgı olabilme olasılığını bile düşünüyordu. Tüm bu illüzyon ve yanılgılardan kurtulabilmek, varsayım içermeyen en az bir önerme bulabilmek için: “Her ne düşünürsem düşüneyim, bu düşüncenin doğru olup olmadığından kuşku duyabilirim” diyerek tasarısını kurguladı. “Kuşkulanıyorum” diye düşünmeye başladığında, bu ilk adımın hiçbir varsayım içermeyeceğini ve yanlışlanamaz olduğunu fark etti. Kuşkulandığını, her seferinde zorunlu olarak düşünüyor olmalıydı. İnsan kuşkulandığında hiçbir şey düşünmüyor olamazdı. Tabi ki tersi her zaman mümkündür 😊 Kuşkulanmak zorunlu olarak düşünmektir de. Sonunda da kuşkulanıyorsa, kuşkulanmakta ya da düşünmekte olan bir şey olarak “varım” dedi.

Descartes’ın bu hiçbir işe yaramaz gibi görünen “varım” sonucunu bulabilmek için neden bu kadar yorulduğu bile merak edilebilir. Bilmem, hayatın içinde bir an bile durup “acaba ben var mıyım” diye merak eden var mıdır? Var olduğumuzu peşinen kabul ederek, varsayarak, yaşar gideriz. Akşam yemeğine oturmadan ben var mıyım diye kimse düşünmüyordur herhalde 😊 O zaman Büyük Usta’nın peşinden koştuğu şey neydi? Bir çılgın hiç değildi.

Descartes, en temel varsayımlarımızın, nasıl da kendilerini hiç belli etmeden yaşamlarımıza sızdığını biliyordu. Çoğu zaman şunu veya bunu, şunun veya bunun doğru ya da yanlış olduğunun üstünde durmadan biliyoruz- bildiğimizi varsayıyoruz. Dünya görüşümüzü de bu varsayımlara dayandırarak ilerliyoruz. Descartes bu noktadan uzaklaşmak istemiş, en sağlam ilk düşünceyi keşfetmek ve sonrakileri de aynı kesinlikle ilk düşünceye bağlayarak akılcı bir felsefe üretmek istemişti. Ona göre felsefenin başlayacağı ilk yer, kesinlikle varsayım içermemeliydi.

Descartes’tan yaklaşık 400 yıl sonra, Gilles Deleuze, varsayımlardan tümüyle bağımsız bir düşüncenin olmadığını söylediğinde, bir anlamda Descartes ile anılan” varsayımsız kesinlik” ilkesinin boşuna olduğunu ima etti. Deleuze’e göre, Descartes da varsayımlardan nasibini almıştı ve bu doğaldı. Ona göre doğal olmayan, varsayımlardan mutlak bir kesinlikle kurtulabileceğimizi düşünmekti. Descartes’ın ilk önermesini bir kez daha Deleuzvari düşünelim: “Kuşkulanıyorum…” Descartes kuşkulanmak denen şeyi “ben” dediği bir varlığın gerçekleştirmekte olduğunu söyler. Kuşkulanan “ben”dir.  “Ben” dediği şeyi, yani tam da varlığını kanıtlamak istediği şeyi daha en baştan varsaymıştır. Öyleyse Descartes’ın bu ünlü sözü şöyle söylenebilinir: “Varsaydığım bir şey var (ben), bu varsaydığım şey, bir şey yapıyor (kuşkulanıyor), öyleyse yaptığını söylediğim şeyi yapan bir varsaydığım şey var!” Deli saçması gibi görünüyor, öyle değil mi? 😊 Deleuze’e göre Büyük Usta bile, varsayımlarının düşüncelerine sessizce nasıl sızdığının farkına varmamıştı.

Sahiden de varsayımlarımızın zihnimize yerleşmediği tek bir gün var mı?

Üstüne üstlük, hayatın içinde varsayımlarımızı fark etmeden yaşayıp gidiyor olabiliriz.

Varsayımlarımızdan bütünüyle kurtulamıyorsak ki, sonuç çıkarma merdivenimizi durdurmak güç, onları fark edebiliriz.

Sahi, dünya görüşümüzün temelini oluşturan varsayımlarımız nelerdir? Ya, üzerinde pek de düşünmeden doğru kabul ettiğimiz yargılarımız? Peki, bu çağı paylaşan insanların çoğunluğu tarafından paylaşılan varsayımlar?

Tüm bunları eğer dikkatlice irdelemeyi başarırsak, gün yüzüne çıkartabiliriz. Ardından da bizi çıkmaza sürükleyenlerin, yanlış yollara saptıranların, doğru düşünmemizi engelleyenlerin neden doğru olmadığını kanıtlayabilir, bu kanıtlara göre yaşayabiliriz.

Bu noktada, doğru düşünmede düzeltici rol oynayan eleştirel düşünme işimize yarayacak olandır. Eleştirel düşünmenin en önemli parçası soru sormaktır. Sorular bizi anlama keşfine çıkarır. Ancak hangi soruları soracağımız önemlidir.  Ursula Le Guin, “yanlış soruların doğru cevapları yoktur” der. Burada doğru sorular şunlardır diyebileceğimiz bir liste sunmak güç olsa da bizi keşfe çıkaracak sorulara ihtiyacımız vardır. Varsayımlarımızı doğrulayacak sorulara değil.

Soruların cevaplarını da eleştirel olmayan yollarla bulmamak önemlidir. Soruları cevaplamanın eleştirel olmayan yolları vardır. Bunlar:

*cevap vermek için cevaplamak ya da doğru bilgiyi aramadan, düşünmeden akla gelen ilk cevabı vermek, sonra da bu cevabı ısrarla savunmak,

*cevabı birine sormak ve cevabı veren kişinin cevabının ne olduğunu, ne şekilde verdiğini düşünmeden kabul etmek gibi…

Soruyu cevaplamadan önce bir adım geri gidip; Soru neyi soruyor? Neyi arıyor? Cevaplamak için ne yapmam gerekli? sorularına ihtiyacımız vardır. Yine soru, yine soru 😊

Cevapları da eleştirel yolla buluyorsak, elde ettiğimiz cevaplarla artık harekete geçmenin, doğru düşünmemizi eylemenin zamanı gelmiştir.

 

 

Özgeçmişime Anti Kütüphaneci Yazdım: Eco’nun Anti Kütüphanesi’nden Bilginin Kırılganlığına, Bilginin Kırılganlığından Eleştirel Düşünme’ye

Umberto Eco’nun muazzam kütüphanesindeki kitap sayısının yaşamını yitirmeden önce 44.000’e ulaştığı söyleniliyor. Bu kütüphanede sadece okuduğu kitaplar değil, okumadığı kitaplar da bulunuyormuş. Yani Eco’nun bir kütüphanesi olduğu gibi bir anti kütüphanesi de vardı Nassim Nicolas Taleb’in Siyah Kuğu adlı kitabındaki deyimiyle.

Avusturalya’nın keşfinden önce, Eski Dünya’da bütün kuğuların beyaz olduğuna inanılıyordu. Görülen ilk siyah kuğu bazı ornitologlar için herhalde ilginç bir sürpriz olmuştu- siyah kuğu, beklentilerin dışında kalması açısından sıra dışıdır, çünkü geçmişte olabileceğine dair işaret yoktur. Ve bir yandan da olağanüstü bir etki gücüne sahiptir. – Siyah kuğu olgusunun bunlara ek ortaya koyduğu daha temel bir şey vardı: Bilginin kırılganlığı…

Bir diğer taraftan, Lincoln Steffens, bir makalesinde “Hem dünyanın yanlış gitmesine neden olan hem de bizi görmekten ve öğrenmekten alıkoyan şey, bilgimizdir – emin olduğumuz şeylerdir.” diyor, sadece bildiklerimize odaklanmanın bir bilişsel önyargı olduğuna işaret ederek…

Eco’nun anti kütüphanesine dönecek olursak, “okunmuş kitaplar okunmamışlardan daha az değerlidir” diyor Taleb. Çünkü anti kütüphane, bilginin kırılganlığına işaret eder, bilmediklerimizi bize sürekli hatırlatır ve beklentilerimiz dışında gelişecek sürprizlerin yaratacağı büyük etkiyi düşündürür.

Nasıl mı?:

Bilgiyi sorgularız; bilginin ve bilişsel inancın ayrımına varırız.

Eleştirel düşünmenin temel taşlarından biri olan entelektüel alçakgönüllülüğü geliştiririz; İnsan bilgisini korunması ve savunulması gereken kişisel mülkiyet olarak ele alma eğiliminde olabiliyor: bildiklerini yüceltiyor, bilmedikleriyle belki de pek ilgilenmiyor. Hâl böyle olunca sürprizlerin olasılıklarını da yanlış anlayabiliyor.  Ne kadar çok bilmediğimizi kabul ettiğimizde, dogmatik düşünceyi kırar, daha fazla epistemik merak duyar (insanın bilmediklerini veya yeni karşılaştıklarını öğrenmeye, mevcut bilgi boşluklarını ortadan kaldırmaya motive eden bilme arzusu), sorgulamaya ve öğrenmeye odaklanırız.

Daha ne bilmeye ihtiyacımız olduğunu sorarız; daha ne bileceğimiz konusunda nasıl bileceğimizi bulmak için yollar ararız. Etkin bir veri toplayıcısı ve analizcisi oluruz.

Bilgiye statik bir varlık gibi değil, dinamik bir süreç gibi yaklaşırız; bilginin çoğalabileceğini, değişebileceğini biliriz. Bu bakış açısı, bizi bilgiye sahip olmak yerine bilgiyle ilişki kurmaya yönlendirir. Çoğalan, değişen bilgiyi aldıkça, daha geniş bir perspektiften değerlendirmeye ve daha orijinal ilişkilendirmeye başlarız.

Sahte kesinliklerden kaçınır ve belirsizliği yönetiriz; Günümüzde bilgi bolluğu, bazen bir kesinlik duygusu yaratabiliyor. Ancak bilginin belirsizliğini ve sınırsızlığını fark ettiğimizde, bilinen konusunda şüphe duyar, bilinmeyeni kabul eder, varsayımlara meydan okur, olasılıklar üzerinden düşünmeyi ve çok boyutlu analiz yapmayı gerekli kılarız. Olasılıklar üzerinde düşünürken, yanıldığımızı fark ettiğimizde bundan endişe duymak yerine umutla hareket edebiliriz.

Alternatif perspektifleri keşfederiz; Dikkatimizi sadece onayladığımız bilgilere vermeyiz. İnsan genellikle kendi görüşlerini destekleyen bilgileri seçme (onay yanlılığı) eğiliminde olabiliyor. Ancak, anti kütüphane bize henüz karşılaşmadığımız ve belki de bilişsel önyargılarımızı değiştirecek bilgi alanlarını keşfetmemiz gerektiğini hatırlatır. Yeni fikirlere maruz kalmak, eleştirel düşünmeyi besler ve sorgulama kapasitesini artırır.

Doğrular ve karşılaştırırız; Tek bir kaynağa bağlı kalmadan, eleştirel düşünmeyle farklı bakış açılarını kıyaslar, çelişkili bilgileri analiz eder ve gerçeğe daha yakın bir sonuç elde etme yolculuğunda oluruz.

Bilgi geleceğe açık olur: Öğrenmenin sonu olmayan bir yolculuk olduğunu kabul eder ve uygularız. Bugün bildiğimizi sanma yanılgımızı düzeltebiliriz ve yarın için daha üretken bir anlayışa sahip olabiliriz.

Bir anti kütüphane bilgiye yaklaşım biçimimizi değiştiren bir zihin modelidir ve bizi iyi birer eleştirel düşünüre dönüştürür.

Çünkü, eleştirel düşünme gerekli bilgiyi aramak, bilgiye yakından baktıktan sonra bir yargıya varmak, varılan yargılara farklı yönlerden bakmak, her yönüyle bakarken yargıları ön yargılar bakımından kontrolden geçirmek, daha fazla gerekli ve yeni bilgiye ihtiyacımız olup olmadığını bir kez daha sorgulamak, tekrar bilgiyi aramak, bilgiyi farklı perspektiflerden ilişkilendirip, anlamlandırarak ve kavramsallaştırarak, kullanmak gibi fonksiyonları içeren bir süreçtir. Problemleri çözmeye, ilişkileri düzenlemeye, karmaşıkla baş etmeye, kaotik olanı elden geldiğince düzenlemeye, iyi karar almaya, yeninin ne olacağına, yeniyle değer yaratmaya, bilginin kırılganlığına en büyük desteği verir.

Sizin de bir anti kütüphaneniz varsa kütüphanenize mi yoksa anti kütüphanenize mi daha çok değer veriyorsunuz? Ne kadar bilseniz de daha az mı bilmeye mi yoksa daha fazla ve daha başka bilmeye mi çalışıyorsunuz?

Bilgi kırılgansa ve daha pek çok ilginç sürpriz bizi bekliyorsa, bir anti kütüphaneye sahip olmak ve özgeçmişimize anti kütüphaneci yazmak bu zamanın en iyi özelliklerinden biridir.