Düşünün* Yabanda Yolculuğu: Düşünün Yaratıcı Olanı Yabandaki Yürüyüşte Gelir

Rousseau sadece yürürken gerçek anlamda düşünebildiğini, aklını toparlayabildiğini ve esin bulabildiğini söyler. Fikirler uzun gezintiler esnasında gelir aklına, cümleler yoldayken sıçrar dudaklarına, patikalar harekete geçirir hayal gücünü. “Benim çalışma odam kırlardır” der Rousseau. Doğadan çıkmış, katıksız, keşif yolunda, zamana eşlik eden bir yolcu; bir yürüyen insan- “homo viator” dur Rousseau.

Zihin fikirleri canlandırmak, düşünceyi ileri taşımak, yaratıcılığı artırmak için faal bir bedene ihtiyaç duyar Montaigne’e göre: “kıpırdamadan oturduğumda düşüncelerim uykuya yatıyor, tahayyülüm bacaklarımla daha iyi ilerliyor. Bacakları düşünmenin hizmetine sunmak önemlidir” der.

Nietzsche her gün gökyüzüyle, denizle yüz yüze olan hareket halindeki bedeninin tasavvurunda uyandırdığı her şeyi oraya buraya karalayarak yürürmüş. Bu yürüyüşleri yukarıya doğru yaparmış. “Ben” der Zerdüşt,” bir gezgin ve dağcıyım; düzlüklerden hoşlanmam ve görünüşe göre uzun süre kıpırdamadan oturamam. Beni bekleyen kader her neyse, yaşayacak daha neyim varsa, yürümek ve dağa tırmanmak olacak içinde: Kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir.” Nietzsche için çıkmak, tırmanmak, yükselmek demektir yürümek. Tırmanan beden güç harcar, sürekli baskı altındadır. İrdeleme halindeki düşünceye yardım eder, biraz daha ileriye, biraz daha yükseğe iter onu. Enerjiyi heba ederek değil, enerjiyi harekete geçirerek ilerlemek, ayakları yere sağlam basıp, bedeni yavaşça kaldırmak, sonra da dengeyi yeniden tutturmak önemlidir. Düşüncede söz konusu olan, eğer duyulmamış yeni bir fikre ulaşmaksa, önemli olan enerjiyi artırarak irtifa kazanmaktır. Bazı düşünceler sadece düzlüklerin ve kıyıların altı bin adım yukarısında akla gelir Nietzsche’ye göre.

Nietzsche’ninki gibi uzun ve tırmanan yürüyüşlerde her şey tırmananla konuşur, tırmananı selamlarlar, tırmanandan ilgi ister: ağaçlar, çiçekler, yoldaki renkler, rüzgârın iniltisi, böceklerin sesleri, derelerin çağıltısı, adımların, yağmurun sesi… Tırmananın aklına yeni şarkılarla yeni düşünler getirirler. Ve bir yamaç aşıldığında yeni bir manzara belirir bir anda. Beklenmedik özel bir dağ dizisi… Bütün değeriyle ve görkemiyle keşfedilmeyi bekleyen…Ve ayaklarının altında serili sonsuzluk…

Düşünmek için farklı, bağımsız bir bakış açısına, belli bir mesafede bulunmaya ve temiz havaya ihtiyaç vardır. Rutinimizi bırakıp, dışarı çıktığımızda bedenimiz ritmine kavuşur. Zihnimiz kendini özgür hisseder.  Yaban özgürlüğün ta kendisidir. Yürürken doğanın asiliğinden fışkıran bir özgürlükle tanışır insan. Hem yabanda yürürken biri olmama özgürlüğünü yakalar insan, çünkü yürüyen bedenin tarihi yoktur, o sadece hareket halindeki kadim yaşamdır artık…

Dışarı çıktığımızda rutinimizden “başka” olana geçeriz. Bahar esintisinin ferah serinliği ya da kış güneşinin narin ılıklığı bizi başka olana götürür.  Başımızı sağ taraftaki bize göz kırpan manzaraya çevirip, bu manzaranın içindekileri sol taraftaki görüntülerle iç içe geçirir, renklerle oynar, görüntüleri sürekli tarayarak ayrıntıdan genel görünüme geçeriz. Bir de üstüne herkesin ayrı telden çaldığı kalabalık bir parktan geçiyorsak, sadece gözlem yaparsak (bakışlarımızın hiçbir tarafa takılmasına izin vermeden, bir biçimden, bir çizgiden, bir ifadeden fazlasını algılamadan, bakışlarımızı bir çehreden diğerine, bir elbiseden bir şapkaya kaymaya bırakırsak) zihnimize istediği özgürlüğü kazandırırız. Kant’ın estetik zevk olarak adlandırdığı şey işte bu “görüntüler tiyatrosu” dur. Yeni ilişkiler kurmak, yeni kavram ve düşünceler oluşturma yetisi izlenimlerde oyun alanını bulur. Onları insanın sınırsız hayâl gücünde kaynaştırır, yeniden düzenler.

Yürümek çocuk oyunudur. Geçip giden güne, parlak güneşe, ağaçların büyüklüğüne, göğün maviliğine hayran kalmak, bunları tatmak için ne tecrübeli ne de becerikli olmak gerekir. Hem çok uzun hem de çok uzaklara yürümüş insanlar her şeyi çoktan görmüştür, karşılaştırma yapıp dururlar. Ebedi çocuksa, hiç bu kadar güzel bir şey görmemiş olandır. Karşılaştırma yapmaz. Keşif oyunu için bir çift bacak ve meraklı göz yeter ona. Oyun insanın yaşam alanı, yaşam alanı ise oyundur.

Yabanda yürürken, kendine güvenin ve cesaretin sahici göstergesi istikrarlı ve azimli olmaktır. İyi yürüyüşçü uzun süre adım adım süzülerek gider ve adımları yarım daireler çizer. Kötü yürüyüşçü hızlanabilir, sonra yavaşlayabilir. Hareketleri kesik kesiktir, adımları köşeli açılar çizer. Aniden kazandığı hızın ardından soluk soluğa kalır. Coşkuyla hareket etmenin, bedeni hırpalamanın sonucu kan ter içinde kalmış kıpkırmızı bir surat, yorulmuş bir bedendir. Hızın zaman kazandırdığı bir yanılsamadır. Yavaş yavaş yürünen günler çok uzundur. Daha uzun yaşamayı sağlar, çünkü zamanı eklemlere eziyet ederek geçirmek yerine her saatin, her dakikanın, her saniyenin nefes almasına, derinleşmesine izin verilir. Acele etmek, birden fazla şeyi tek seferde ve çabucak yapmaktır. Önce bu, sonra şu, ardından öteki… Acele edildiğinde, zaman türlü türlü şeyin hiçbir düzen olmadan tıkıştırıldığı bir çekmece gibi çatlayana kadar dolar. Zamanın esnemesi mekânı derinleştirir. Yürümenin sırlarından biridir bu. Manzara yavaş yavaş bozuk bir musluktan pıt pıt düşen su damlaları gibi teker teker damla damla, farklı saatlerde ışıklar altında birbirini tamamlar. Tatlar, renkler, kokuların bedene, ruha, zihne nüfuz ettiği manzarada homo viator düşünü için demlenir.  Yürüyüş hızı reddeder. Tıpkı düşünün hızı reddettiği gibi, çünkü düşünmek alelacele harekete geçme, bir an önce herhangi bir sonuca varma telaşının ortasında kendine özgü duyuşa, bulunuşa ve vicdana sahip olmayı gerektirir.

Bir de yürümek kusursuz bir sadelikle gerçekleşir. İki bacak üzerinde, bir ayak diğerinin önünde, düşünün yaratıcı olanının da sadelikte yattığı gibi…

Sözün özü, yabanda yürümek, insanı en çok düşünmeye çağıran, yaratıcı düşüne de götürendir.

Mahiyeti ne olursa olsun, eserinizi duvarların arasında hapsolarak, bir sandalyeye mıhlanmış şekilde, bir masanın üzerine eğilmiş, giderek kamburlaşan bir bedenle mi, yoksa yabanda yay gibi gergin, kıvrımsız, engin boşluğu kucaklayan bir bedenle mi yaratmak istersiniz? Eserinizi masanın üzerinde duran diğer kitaplardan alıntılarla, başkalarının düşünceleriyle mi derlemek istersiniz, yoksa eserinizin kendi düşünce, muhakeme ve kararlarınızdan ibaret olmasını dilersiniz? Eseriniz başka ciltlerin mi kölesi olsun, yoksa hareket, esneklik ve enerji ile beslenmiş şeyin kendisi hakkında özgün bir eser mi olsun? Uzun, kılı kırk yaran yargılayıcı bir yorum mu, hafif ve derin bir düşünce mi içersin? “Düşünce ne kadar hafifse, o kadar çok yükselir ve kanaatin, takdirin, yerleşik düşünceden uzaklaşarak o kadar derinleşir.” der Frédéric Gros Yürümenin Felsefesi’nde…

Yaban keşfedilmemişlerle doludur. Yaban hakikat ile doludur. O zaman yaban düşünle doludur. Bu da büyük bir yolculuktur.

Kant “İzleyeceğim yolu ben çizdim. Yürümeye başladım mı hiçbir şey durduramaz beni” demiş. Ya sizin düşün yolculuğunuz?

————————————————————————

*Düşünce

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir