Her şeyini kaybeden, bütün değerleri yok edilen, iç özgürlüğü yiten, soğuğun ve acımasızlığın altında ezilen, eskiden biri ama şimdi bir hiç olarak, her an, her saat imha edilmeyi bekleyen, İkinci Dünya Savaşı sırasında bir toplama kampındaki bir tutuklu olarak Dr. Viktor Frankl, nasıl olur da yaşamı sürdürmeye değer bulabildi? Toplama kampında aklın almadığı, olağandışı şeyleri yaşayan Frankl, psikiyatrist gözüyle, insanlık durumumuzu “İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitabında bilgece ve şefkatle ele alıyor.
Frankl, açlıkla, korkuyla, haksızlık karşısındaki derin öfkeyle nasıl başa çıktı?
Kitabında hem kendisinden hem çevresinden örnekler verir:
Önce, kendi kaderine yönelik soğuk ve duygudan arınmış bir merak imdadına yetişir: Bu durumdan sağ salim kurtulacak mıyız? …
Bunun hemen sonrasında, yaşama şansının son derece az olmasına karşın, yaşamından arta kalanları korumaya yönelik stratejiler geliştirir. Bir yandan yaşamından arta kalanları korumaya çalışırken, bir yandan da başkalarının yaşamlarından arta kalanları korumaya çalışır.
Tüm bunlara, keskin bir mizah duygusu eşlik eder: toplama kampındaki insanlar hiçbir şeylerinin olmadığını bilerek eğlenmeye çalışırlar. Bu keskin mizah duygusu, kendini koruma savaşında ruhun silahıdır. Amaç, durumun aşılmasını sağlamaya çalışmaktır. Bir yandan içine düşülen durumlarla dalga geçilir, bir yandan geleceğe ilişkin eğlenceli hayaller kurulur. Mizah duygusunu geliştirme ve olayları mizahi ışık altında görme çabası, yaşama sanatında ustalaşırken öğrenilen bir hiledir.
Mizaha sokak sanatı katılır. Olan durumun acısına tezat, birlikte şarkılar, şiirler söylenilir, yergili fıkralar anlatılır.
Kimileri maneviyata sarılır. Kimileri sevdiği insanın hayâline… Frankl’ın sevdiği insana (karısına) ilişkin sıkı sıkıya koruduğu imgeler sıklıkla ona eşlik eder. Tam bir yalnızlık konumunda, insanın kendini olumlu eylemle dile getiremediği, olan bitene onurlu bir tavırla katlanmaktan başka yapacak hiçbir şeyi olmadığı durumda insan sevgiye yoğunlaşarak doyuma ulaşır der Frankl
Bazen de doğanın şifa kaynağı güzelliklerine (bir ağaca, günbatımına) kaçamak bakışlar atılarak, doğanın eşsiz şaheserleri karşısında “Aslında dünya ne kadar güzel olabilirdi?” denir.
Ancak tüm bu rahatlatıcı etkenler (!), kişinin görünürdeki anlamsız ve acı verici durumdan daha büyük anlam çıkarmasına yardım edemediği sürece, yaşama istemini oluşturmaya yetmez.
İşte bu noktada varoluşçuluğun ana temasıyla karşı karşıya geliriz: Yaşamın içinde acı da vardır. Mesele, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktır. Eğer yaşamda bir amaç varsa, çekilen acıda da bir amaç olmalıdır. Kişi çekilen acıdaki amacı bulduğu ve bu amacın öngördüğü sorumluluğu üstlendiği taktirde, onur kırıcı tüm olan bitene karşı gelişimini sürdürecektir. “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıl’a dayanabilir” Nietzsche’nin dediği gibi.
Yaşamdaki şartlar, kişinin ayakları altındaki tüm zemini çekebilir. Yaşamdaki bilinen tüm hedefler uçup gidebilir. Geriye kalan tek şey, kişinin belli bir durum karşısındaki kendi tavrını belirleme yetisidir: insan özgürlüklerinin sonuncusudur. Eski çağ stoikleri kadar çağdaş varoluşçular tarafından da benimsenen bu nihai özgürlük, Frankl’ın öyküsünde canlı bir anlam kazanır.
O zaman;
-
- İnsan yaşam karşısında nasıl sorumlu olur?
- İnsanın içinde bulunduğu zor durumu aşma ve yol gösterici uygun bir gerçek (doğru) keşfetme becerisi nasıl devreye girer?
- İnsan varoluşunun trajik yanlarına karşın yaşama nasıl evet der?
İşte az önce saydığımız etkenlerle insan önce zihnini koruma yolları bulmaya başlar. Sonra da anlama veya anlam arayışına yoğunlaşır.
İnsan, onurunu bir toplama kampında bile koruyarak yaşama evet diyebilir. Dostoyevski şöyle demiş: “Beni korkutan tek bir şey var: Acılarıma değmemek.” Toplama kampındaki insanların çektikleri acıya değdikleri söylenebilir. Dolayısıyla onlar, insan varoluşunun trajik yanlarına karşı yaşama evet diyenler.
Aktif bir yaşam insana, değerlerini yaratıcı çalışmayla gerçekleştirme fırsatı verme amacına hizmet eder. Buna karşılık keyiften oluşan pasif yaşam ise ona güzelliği, sanatı ya da doğayı içine alan yaşantılarla doyum bulma fırsatı verir. Hem yaratıcı çalışmalardan hem de keyiften hemen hemen yoksun olan ve yüksek ahlaki davranış olasılığından başka bir şeyi kabul etmeyen bir yaşamda da yani insanın dışsal güçlerle kısıtlı varoluşuna yönelik tutumunda da bir amaç vardır. Anlamlı olan sadece yaratıcılık ya da keyif değildir. Acıda da bir anlam olmalıdır.
Bir insanın yaşamının içerdiği acıyı kabul ediş yolu, bir anlamda kendi davasını seçiş yolu, en ağır koşullar altında bile, yaşamına daha derin bir anlam katma fırsatı verir. Bu ağır koşullar altında yaşam yiğitçe, onurlu ve özgecil (insanın kendisi için kayba ve zarara yol açan, ancak diğerlerine fayda sağlayan davranışlar sergilemesi) olabilir. Burada insanın zor bir durumun sunduğu ahlaki değerlere ulaşma fırsatlarından yararlanma veya vazgeçme arasındaki seçimi yatmaktadır. Bu da o insanın acılarına değip değmediğini belirler. Bu durum sadece toplama kamplarında görülmez. İnsan, her yerde acıyla karşı karşıya kalabilir.