Sahiden de Varsayımlarımızın Zihnimize Yerleşmediği Tek Bir Gün Var mı?

Hiçbir varsayım içermeyen, dolayısıyla yanlış çıkma olasılığı sıfır olan bir önerme ileri sürülebilir mi? 17. yüzyıl felsefesinin kurucusu, Descartes acaba bu sorunun cevabını düşünerek mi “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözünü söylemişti?

Bu da varsayım içeren bir soru 😊.

Descartes’ın bütün çabası felsefesini hiçbir varsayım içermeyen en temel ve en kesin yerden başlatmaktı. Bu sebeple, “insan şöyle bir varlıktır, dünya şöyle bir yerdir” türünden sözler söylerse işe yaramayacaktı. İnsanın ya da dünyanın nasıl bir şey olduğuyla ilgili belli varsayımlardan yararlanmış olacaktı. Üstelik doğru bildiğimiz her şeyin basitçe birer illüzyon ya da yanılgı olabilme olasılığını bile düşünüyordu. Tüm bu illüzyon ve yanılgılardan kurtulabilmek, varsayım içermeyen en az bir önerme bulabilmek için: “Her ne düşünürsem düşüneyim, bu düşüncenin doğru olup olmadığından kuşku duyabilirim” diyerek tasarısını kurguladı. “Kuşkulanıyorum” diye düşünmeye başladığında, bu ilk adımın hiçbir varsayım içermeyeceğini ve yanlışlanamaz olduğunu fark etti. Kuşkulandığını, her seferinde zorunlu olarak düşünüyor olmalıydı. İnsan kuşkulandığında hiçbir şey düşünmüyor olamazdı. Tabi ki tersi her zaman mümkündür 😊 Kuşkulanmak zorunlu olarak düşünmektir de. Sonunda da kuşkulanıyorsa, kuşkulanmakta ya da düşünmekte olan bir şey olarak “varım” dedi.

Descartes’ın bu hiçbir işe yaramaz gibi görünen “varım” sonucunu bulabilmek için neden bu kadar yorulduğu bile merak edilebilir. Bilmem, hayatın içinde bir an bile durup “acaba ben var mıyım” diye merak eden var mıdır? Var olduğumuzu peşinen kabul ederek, varsayarak, yaşar gideriz. Akşam yemeğine oturmadan ben var mıyım diye kimse düşünmüyordur herhalde 😊 O zaman Büyük Usta’nın peşinden koştuğu şey neydi? Bir çılgın hiç değildi.

Descartes, en temel varsayımlarımızın, nasıl da kendilerini hiç belli etmeden yaşamlarımıza sızdığını biliyordu. Çoğu zaman şunu veya bunu, şunun veya bunun doğru ya da yanlış olduğunun üstünde durmadan biliyoruz- bildiğimizi varsayıyoruz. Dünya görüşümüzü de bu varsayımlara dayandırarak ilerliyoruz. Descartes bu noktadan uzaklaşmak istemiş, en sağlam ilk düşünceyi keşfetmek ve sonrakileri de aynı kesinlikle ilk düşünceye bağlayarak akılcı bir felsefe üretmek istemişti. Ona göre felsefenin başlayacağı ilk yer, kesinlikle varsayım içermemeliydi.

Descartes’tan yaklaşık 400 yıl sonra, Gilles Deleuze, varsayımlardan tümüyle bağımsız bir düşüncenin olmadığını söylediğinde, bir anlamda Descartes ile anılan” varsayımsız kesinlik” ilkesinin boşuna olduğunu ima etti. Deleuze’e göre, Descartes da varsayımlardan nasibini almıştı ve bu doğaldı. Ona göre doğal olmayan, varsayımlardan mutlak bir kesinlikle kurtulabileceğimizi düşünmekti. Descartes’ın ilk önermesini bir kez daha Deleuzvari düşünelim: “Kuşkulanıyorum…” Descartes kuşkulanmak denen şeyi “ben” dediği bir varlığın gerçekleştirmekte olduğunu söyler. Kuşkulanan “ben”dir.  “Ben” dediği şeyi, yani tam da varlığını kanıtlamak istediği şeyi daha en baştan varsaymıştır. Öyleyse Descartes’ın bu ünlü sözü şöyle söylenebilinir: “Varsaydığım bir şey var (ben), bu varsaydığım şey, bir şey yapıyor (kuşkulanıyor), öyleyse yaptığını söylediğim şeyi yapan bir varsaydığım şey var!” Deli saçması gibi görünüyor, öyle değil mi? 😊 Deleuze’e göre Büyük Usta bile, varsayımlarının düşüncelerine sessizce nasıl sızdığının farkına varmamıştı.

Sahiden de varsayımlarımızın zihnimize yerleşmediği tek bir gün var mı?

Üstüne üstlük, hayatın içinde varsayımlarımızı fark etmeden yaşayıp gidiyor olabiliriz.

Varsayımlarımızdan bütünüyle kurtulamıyorsak ki, sonuç çıkarma merdivenimizi durdurmak güç, onları fark edebiliriz.

Sahi, dünya görüşümüzün temelini oluşturan varsayımlarımız nelerdir? Ya, üzerinde pek de düşünmeden doğru kabul ettiğimiz yargılarımız? Peki, bu çağı paylaşan insanların çoğunluğu tarafından paylaşılan varsayımlar?

Tüm bunları eğer dikkatlice irdelemeyi başarırsak, gün yüzüne çıkartabiliriz. Ardından da bizi çıkmaza sürükleyenlerin, yanlış yollara saptıranların, doğru düşünmemizi engelleyenlerin neden doğru olmadığını kanıtlayabilir, bu kanıtlara göre yaşayabiliriz.

Bu noktada, doğru düşünmede düzeltici rol oynayan eleştirel düşünme işimize yarayacak olandır. Eleştirel düşünmenin en önemli parçası soru sormaktır. Sorular bizi anlama keşfine çıkarır. Ancak hangi soruları soracağımız önemlidir.  Ursula Le Guin, “yanlış soruların doğru cevapları yoktur” der. Burada doğru sorular şunlardır diyebileceğimiz bir liste sunmak güç olsa da bizi keşfe çıkaracak sorulara ihtiyacımız vardır. Varsayımlarımızı doğrulayacak sorulara değil.

Soruların cevaplarını da eleştirel olmayan yollarla bulmamak önemlidir. Soruları cevaplamanın eleştirel olmayan yolları vardır. Bunlar:

*cevap vermek için cevaplamak ya da doğru bilgiyi aramadan, düşünmeden akla gelen ilk cevabı vermek, sonra da bu cevabı ısrarla savunmak,

*cevabı birine sormak ve cevabı veren kişinin cevabının ne olduğunu, ne şekilde verdiğini düşünmeden kabul etmek gibi…

Soruyu cevaplamadan önce bir adım geri gidip; Soru neyi soruyor? Neyi arıyor? Cevaplamak için ne yapmam gerekli? sorularına ihtiyacımız vardır. Yine soru, yine soru 😊

Cevapları da eleştirel yolla buluyorsak, elde ettiğimiz cevaplarla artık harekete geçmenin, doğru düşünmemizi eylemenin zamanı gelmiştir.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir