Sakın anneme düşünmediğimi söylemeyin o beni düşünüyor sanıyor

“Ben’im, varım. Bu kesin ama ne kadar süre için? Ancak düşündüğüm sürece. Zira ola ki düşünmeye son verseydim, olmaya ya da var olmaya da son verirdim.”

Descartes’ın en temel argümanı “Cogito ergo sum (Düşünüyorum, o halde varım)” la düşünmenin var olmanın ön koşulu olduğu sonucuna varabiliyoruz. Descartes ruhun ana niteliğinin düşünmek olduğunu savunur. Varlığı kesin olan tek şeyin düşünmek olduğuna kanaat getirdiğinden, düşündüğü an var olduğunu kabul eder. Düşünmek var olmanın ön koşuludur. Bu sebepten ötürü, insanın özü düşünmektir dersek yanlış olmaz diye düşünürüm hep.

Özümüz olan düşünmek de insana özgü niteliklerin içinde en zor ve en yüksek olanıdır.

Özümüze dair bu en zor ve en yüksek nitelik konusunda pek çok filozof ve düşünürün ortak bir sorusu vardır: “Düşünmek konusunda neden düşündüğümüzden daha kötüyüz?”. “Ya da düşünmek konusunda iyi miyiz?” Ben soruyu şu şekliyle sormayı tercih ediyorum: Düşünmek konusunda nasıl daha iyi olabiliriz?

Elbette günlerce, aylarca, yıllarca, tüm yaşam boyu bu sorunun cevabını karıştırabiliriz. Bu kısacık satırlar boyunca önce düşünmenin ne yapmak olduğuna bakmak istedim: Düşünme bir görüş veya kanaat sahibi olma değildir. Bir şey veya bir durum hakkında bir tasavvur oluşturma, bir dizi öncüllerden hareketle akıl yürütmeye başvurarak geçerli bir sonuca ulaşma da değildir. Düşünme bilimler gibi bilgi üretmez. Hayat için işe yarar, kullanışlı kestirmeler sunmaz. Kolaycılığa, kural tanımazlığa, ilkesizliğe kaçmaz. Düşünme bugünün alelacele harekete geçme, bir an önce herhangi bir sonuca varma telaşının ortasında kendine özgü duyuşa, bulunuşa ve vicdana sahip olmayı gerektirir. Düşünme gerçeğe erişme çabasında özgürce, ancak asla fütursuzca değil, sorgulamayı gerekli kılar.  Düşünme yöneldiği değil, özden gelen, kendisini zorlayan sorular sorar. Sorularını doğurtacak başka sorularla ilişki kurmayı ister. Sonra dinler ve bekler…

Düşünme asla üstünkörü düşünmez. Yüzeyde gördüğü benzerlikleri birbirine ekleyerek aceleci sonuçlara varmaya çabalamaz. Düşündüğünü kendi başına ele alıp bütünlükten koparmaz. Düşünme neyin esas, neyin arkadan gelen olduğunu, doğası gereği neyin ne tür bir kanıtlamaya gereksinim duyduğunu ve neyin her türlü kanıtlama çabasından uzak tutulup, kendiliğinden apaçık sayılacağını bilir. Ve tüm bunları en büyük ayrıcalığı olarak belirler. Düşünme ilkelere doğru yolculuğunu, sorarak, dinleyerek, bekleyerek sabırla, azimle, aktif şekilde sürdürür.

Düşünme yerli yerinde olmadıkça karşılaşılan her sorunu çözme denemesi, yeni ve üstesinden gelinmesi daha zor sorunları doğurmaktan başka bir yere de pek gitmez.

Sözgelimi küresel ısınmadan bahsediyoruz. Ancak küresel ısınma hakkında gerçekte düşünüyor muyuz? Sıcaklığın kuraklığa dönüşmesi, kuraklığın verimsizleşme ve çölleşmeyle sonuçlanması neyin/nelerin işaretidir? Tüm bunlara sebep olan aşırılıklar nelerdir? Ne oluyor da dünya sürekli olarak bir aşırılıktan diğerine savrulup duruyor? Ne oluyor da aşırılıklar ölçü ve dengeye kavuşmuyor? Aşırılıklar arasında en iyi ölçü ve dengeyi nasıl sağlayabiliriz?… Daha pek çok soru sorabiliriz… Soruların cevaplarını arıyor, cevapları dinliyor ve bütün içerisindeki bağlantıları da kuruyor olabiliriz… O zaman sıra şu soruya geliyor: Düşündüklerimizi eyliyor muyuz?

Pascal, insanın tüm değerinin düşünmesinde olduğu fikrindeydi, çünkü insan yaşamının bir yüzü eylem, öteki yüzü eylemin öncesinde yer alan düşünmeydi.

İnsan düşünür. Düşündükleri eyler. Düşünme bir eylemdir. Eyledikleri döner insanın ne olduğunu resmeder. Onun özünü belirler. Bir anlamda varlığını sorgulatır.

Kişi aktif düşünmüyorsa, aktif düşünmeyi öğrenebilir. Aktif düşünmeyi öğrenmek için yola çıkmak önemlidir. Yolda ilk yapılacak olansa öğrendiklerini unutmaktır. Daha önce bildim dediklerini sorgulayarak, önyargılarından kurtularak öğrenebilir insan. Bunun için, önce dinlemeye hazır ve istekli olması önemlidir.

Aktif düşünmek yorar; hayatı temel olarak Kahneman’ın Sistem 1 olarak adlandırdığı otomatik, anlık yargıları, hızlı okumaları, çağrışımları kullanan, çok az ya da sıfır çaba gerektiren, hiçbir istemli denetim içermeyen hızlı düşünme ile yaşıyoruz. Kahneman’ın Sistem 2 diye adlandırdığı bir başka sistem daha var ki, o da bilinçli, çaba isteyen, verileri kullanan yavaş düşünmedir. Kahneman, Sistem 1 zorlandığında, Sistem 2 devreye girer der. Sistem 2 yorar, çünkü bilişsel çaba ister. Sezgilerine mesnetsiz aşırı güvenenler ve hayatı en çaba yasasıyla yaşamak isteyenler bilişsel çabayı biraz tatsız bulup, yorulmak istemeyebiliyorlar.

Çaba gerektiren düşünme huzursuz eder; çünkü çaba gerektiren düşünme bazen de değişimi gerektirir, alışkanlıkların dışına çıkmaya zorlar. Alışkanlıkların dışına çıkmak ekstra çaba gerektirir. Ekstra çaba da hayatı biraz daha karmaşık hale getirir ve içsel çatışma yaratır. Çatışmayı, öğrenmek, gelişmek ve değişmek üzere araç olarak görmeyenler yorulur.

Kişi her zaman tek başına düşünmüyor. Düşünmek bir yandan da sosyal bir süreçtir. Diğer insanlardan bağımsız düşünmek oldukça zordur. Düşündüklerimiz diğer insanlarla kurduğumuz ilişkiden de doğuyor. Düşünme sosyalse, düşündüklerimiz, başka birinin düşündüğü, söylediği şeye bir cevaptır. Kişinin onayladığı ve onaylamadığı insanlar var hayatta. Onaylamadığı insanlar gibi düşünmeyi bırakıp, onayladığı insanlar gibi düşünmeye başlayabiliyor insan. Ve Hansel ve Gretel gibi kötü kalpli bir cadı tarafından kandırılarak fırına da koyulabiliyor. Doğru bir yoldaşla değerli bir yola da sapabiliyor.

Aktif düşünebilmek için nasıl düşündüğümüz üzerine daha fazla düşünme gayesine kapılırsak, annemizi arayıp merak etmemesini söyleyebilir, düşünüyorum, öyleyse varım diyebiliriz.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir