Anlam mı? Çabuk Söyle

Geçen gün bir konuşma yaparken çok değerli bir IK profesyoneli, çok değerli bir soru sordu bana. Soru şuydu: “Nedir bu anlam? “Her çalışan anlam arıyor bulunduğu yerde, yaptıklarında… Anlam bulamayan mutsuz, tükenmiş, … Nasıl yaratılır bu anlam? Sizin bakış açınızı merak ediyorum” diye devam etti. Sonra pazar günü bir yazı gözüme ilişti. Yazının başlangıcında “Biz bu sabah yaşama ne anlam katıyoruz?” diye soruyordu yazıyı yazan kişi. “Yaşamdan bir şeyler beklemek yerine ona ne katabileceğimizi düşünmekten” bahsediyordu yazının devamında.

Ben de kendimce şöyle başlamak istiyorum bu anlam meseline: İnsan kendi hayatının anlamını oluşturamadığında ne bulunduğu yerde anlam bulur ne hayata anlam katabilir ne de onun bulamadığı anlamı bir başkası ona mucizevi bir şekilde katabilir.

Anlam: bir şeyin önemini işaret eder; bir şeye niyetten bahseder; bilgilerin, olayların, durumların ilişkisini ifade eder.

İnsanın kendisinden başkası, hayatında nelerin önemli olduğunu söyleyemez; hayatına neleri alacağına ve neleri gerçekleştireceğine niyet edemez; neleri nelerle devam ettireceğini bilemez. Anlam kişinin kendisi tarafından yaratılır.

İnsanın tüm yaşamına anlam verebilmesi nasıl mümkün olur?

  • Yeterince zor bir amaç
  • Bu amaçtan doğan «SMART» hedefler
  • Bu hedeflere ulaşmak için gerekli becerileri geliştirmekle mümkün olur.

O zaman eylemler ve hisler ahenk yakalar. Hayatın farklı kısımları birbiriyle uyum sağlar. Her aktivite geçmiş, şimdi, gelecek salımında «anlamlı» olur.

Yeterince zor bir amaç: Her gün yaptıklarımızı açıklayacak birleştirici bir amaç; gelişme, iyileşme, potansiyelimizin gerçekleştirilmesini sağlayacak bir amaç; diğer insanlarla ve evrensel değerlerle bütünleşmeye doğru ilerletecek bir amaç.

Pek çok insan her komşunun her tavuğu kaz göründüğünde, komşuya taşınabiliyor: Seçenekler zengin, eşit derecede çekici… Başlangıçta, hayatın baharında 😊 öğrenmek için bir miktar taşınmak da gerekebilir. Ancak o taşınmalarda “kendini bilme hikâyesine bir satır daha eklenmesi” gerekir… Bir sonraki taşınmadan önce, kişi öğrenmemişse ya da öğrendiklerini uygulamıyorsa, sadece oradan oraya sürükleniyor ve bir süre sonra tükeniyordur- Wittgenstein’ın Şişesindeki Sinek Olmamak- Hayat Hikâyesini Yeniden Yazmak yazımı refere edebilirim burada.

Doğru seçim uyum getirir, uyum ise irade…

*İnsan beyni tüm ihtiyaçları karşılandıktan sonra bile zihin karışıklığı ve umutsuzluk hissedebilecek şekilde evrim geçirmiş durumda.

*Birden fazla hedefi tutarsa ve çelişkili isteklerinin aynı anda farkına varırsa, yani insan başarabileceğinden daha fazlasının olduğunu görüyorsa ve koşullarının izin verdiğinden daha fazlasını başarabileceğini hissediyorsa, psişik entropi oluşabiliyor (düzensizlik ve rastgelelik sonucu dikkat dağınıklığı)

*Sistem karmaşıklaştıkça alternatifler için daha fazla alan açılıyor ve uyumsuzluk baş gösteriyor. İnsan da alam bulamıyorum zaten deyip o alternatifler arasında kısa süreli haz vereceklere yöneliyor ve bir yerlerde uyumsuzluk, sonrasında da tükenmişlik baş gösteriyor.

Peki doğru seçimi nasıl yaparız?: Kendimizi bilerek…

Kendimizi bilirsek, çekici, zengin, çelişkili seçenekleri organize edebiliriz. İnsan kişisel değerlerinin hiyerarşisini bilirse, yani kişisel pusulasını elinde tutabilirse, kişisel pusulasının kulağına fısıldadığı hayat amacını duyabilir. Hayat amacını duyan kişi hayat amacını eyliyorsa, zaten kendisi için anlam ifade etmeyen şeyler yapmıyordur, ondan “anlamsız” sözcüğünü zaten diğerleri duymuyordur. Şartlar ne kadar çetinleşse de zorlayıcı olsa da onun için anlam yitmez. O yaşama evet demenin şeklini bulmuştur. Kendi geleceğine inanıyordur. Sadece inanmıyor, onu eyliyordur. Eyledikçe de inandığı geleceğine daha yakınlaşıyor, yakınlaştıkça daha çok kendini buluyordur. Kendini buldukça da anlamın yitmesi hiç de mümkün olmuyordur. Bu sabah hayata ne anlam katacağım diye de düşünmüyordur. O zaten hayat amacını eyleme akışındadır.

Amaç bulunmaz inşa edilir: Kişisel pusulamızı doğru kurguladıysak; kişisel değerlerimiz itme çekme yapmadan doğru bir hiyerarşideyse, hayat amacımızı eyleme yolculuğunda hayatımızda görmek istediğimiz manzaraları oluşturabiliriz. Hayat amacımızı nasıl eyleyeceğimizi dillendirmemiz gerekir. Bunun için “SMART” hedeflere ihtiyacımız vardır. Çünkü eylem kendi başına kör, düşünce ise acizdir. Ve unutmamak gerekir ki, hedef seçmek/ koymak zorlukları tanımayı gerektirir.

Yaşam amacımızı tutarlı hayat temalarıyla – hayatımıza anlam ve biçim veren hedef odaklı eylemler dizisi – bütünleştirdiğimizde hayatımızın anlamını inşa ederiz. İnsan kendini bilip, kabul ettiği değil de kendi keşfettiği, özgürce seçtiği ve senaryosunu kendi yazdığı hayat hikâyesinde akışta olduğu sürece anlamı yaşar.

Ancak son kertede çok önemli bir husus vardır ki; kişinin yaşam amacı evrensel akışla birleştiğinde o zaman anlam sorunu da anlamlı bir şekilde😊çözülecektir.

Benim anlam meseline Frankl, Csikszentmihaly, Nietzsche, Russell, Bauman’dan yola çıkarak yaklaşımım budur.

 

Yeni Yılın Umutlu Hikâyesi

İnsan oluş halindeki bir varlık olup, kendini gerçekleştirme yolculuğundadır. Bir durumdan diğerine geçecek şekilde daimî seyir halindedir. Gabriel Marcel’in deyişiyle bir “homo viator” (gezgin varlık) dır.  Homo viator, bir umut insanıdır. Umut onun yaşam biçimidir. O, yaşama, geleceğe, kendisine, çevresine ya da başkalarına karşı umutlu bir bekleyiş halindedir. Homo viator her geçen gün kendisine yabancılaşan bir dünyada, umut yoluyla kendisine ve dünyaya yabancılaşmayı reddederek yönünü tayin edecektir. Homo viator, bu yolculuk esnasında bir noktaya ulaşabilmek ya da yolunu kaybedilmek seçenekleriyle karşı karşıyadır. Marcel’e göre insan umut ya da umutsuzluk arasında bir seçim yaparak kendi varlığını tamamıyla onaylayabileceği gibi onu reddedebilir de. Umut insanın kendini gerçekleştirme yolculuğundaki kararlılığıdır.

Umudun temelini güven oluşturur. Umut, kişinin zihnindeki tasarısının yürürlükte olacağına duyduğu güvendir. Belli bir amacın arzulanabilir ve gerçekleştirilebilir olduğu konusundaki aktif kararlılıktır. Bu bakımdan umut belli düşünürlerce arzuyu, kelimenin geniş anlamıyla sevgiyi de içerir. Thomas Hobes, Leviathan’da umuttan “ulaşma düşüncesinin eşlik ettiği iştah” diye bahseder, Paul Ricoeur, “mümküne duyulan tutku” olarak tanımlar.  Umut yemek yemek, uyumak gibi salt bir iştah meselesi olan arzu türüne karşılık, Aristoteles’in de rasyonel arzu dediği bir duygulanımdır. Kişinin neyi hakkıyla umabileceğini gösterense inançtır. İnancın zemini ne kadar rasyonelse umut o kadar artar, çünkü bu durumdan inancın haklı çıkarılması daha olanaklıdır.

Umudu modern dünyada şüpheyle karşılayanlar da vardır. Antik Yunandan bu yana umuda bir lütuftan çok kötülük gözüyle bakanlar vardır. Pandora’nın kutusundan çıkacak kötülüklerin en yakıcısı umutsa, umut varoluşumuzu kuşatan kötülüklere son vermekten bizi alıkoyar. Pandora efsanesi, umudun bir hastalık mı, deva mı, yoksa homeopatik bir anlamda her ikisi birden mi olup olmadığı konusunda ilginç bir muğlaklık sergiler. Umut deva ummak mıdır, yoksa problemin bir parçası mıdır? Umut Schopenhauer’in kötücül iradesi gibi daha fazla eziyet çekebilelim diye bizi hayatta mı tutar?  Pek çok düşünür, insan varoluşunun dinamiğinin aldanma olduğundan bahsetmiştir.

Umudu şüpheyle karşılayanlar olsa da umut pozitif psikolojinin önemli kavramlarından bir tanesidir.

Samuel Johnson tüm şüpheciliğine rağmen, umuttan insana bahşedilmiş başlıca nimet diye bahseder. Tabi ardından, ancak bizi yanıltmayacağından emin olduğumuz türden umudun akla uygun olduğunu da ekler. Descartes’a göre umut, ruhun arzulanan şeye kani olma eğilimidir. Her erdem gibi umut da aktif, sorumlu, bilinçli, amaca yönelik düşünme, hissetme ve eyleme yönelik bir erdemdir.

Umut tek seferlik bir olaya değil, hayat şekline bağlı olması önemlidir. Umudu alışkanlık haline getirmiş kişi öncelikle belli hislerden zevk alan biri değil, gelecekle ilgili olumlu eylemlerde bulunma ve olumlu tepkiler verme eğiliminde olan kişidir.

Umutlu kişi bu yanıyla iyimsere benzese de umut erdemini pratiğe geçiren kişi, iyimserden farklı olarak her şeyin iyiye gideceğini varsaymaz. Nitekim umudu muhafaza etmenin daha değerli olduğu durumlar, tam da gidişatın iç karatıcı olduğu durumlardır. Ayrıca iyimserlerin yapmaya pek yanaşmadığı bir şey olarak, umutlu kişi potansiyel bir felakete uçurumdan aşağı bakar gibi dikkatlice bakabilmelidir. İyimser mizaçlı kişi neşeli tabiatını gerekçelendirme ihtiyacı duymazken, daha doğrusu bunu yapmazken, umutlu kişi umudunu gerekçelendirebilmelidir. Umut sürekli sürekli neşeyle dolup taşmak veya beyhude yere umut etmek değildir. Umut bir erdemdir. Umut, güven, cesaret, sebat, azim, direnç, sakınma, müsamaha, sabır gibi bir dizi niteliği içinde barındırır. Martin Luther umudu “manevi cesaret” olarak tanımlar. Umut bir anlamda sadakate duyulan sadakattir. Kişinin en zorlu ve çalkantılı koşullarda dahi kendi inancına -boş olmayan- sadık kalmasıdır.

Umut hem ütopyacı bir özden uzaklaşmalı hem de romantik bir hevesle geleceğe inanmak olmamalıdır. Gabriel Marcel imkânsız olanın da umut edilebileceğini, dolayısıyla umut edilenin gerçekleşme ihtimali bulunmayışının umudu hükümsüz kılmayacağımı söyler. Kuşkusuz insan mantıksızca umut besleyebilir…

Umut, eften püften şekilde geleceğe yönelebileceğimiz anlamına gelmez. Umut şimdi ile geleceğin yaratıcı eklemlenişini ve bu eklemlenişe göre tasarlamayı ve planlamayı gerektirir. İnsan umut ettiğini bilmeli, umut ettiği için akıllı hedefler koymalı, bu akıllı hedefler için yapılacaklar listesi hazırlamalı ve bunlar için ertelemeden harekete geçmelidir. Ve unutmamalıdır ki hedef belirlemek zorluk ve engelleri tanımayı gerektirir. Harekete geçtiğinde, baştan tanımadığı zorluklar, engeller baş gösterse de bu zorluk ve engellerin üstesinden gelebilmek için en iyi çabasını ortaya koyabilmelidir. Şartlar çok hızlı değiştiğinde dahi bilişsel esneklik gösterebilmelidir. Yolu düzene koymak konusunda da yol artık görünmüyorsa, başka bir yola sapmak konusunda da. Başka yola sapmak gerektiğinde, bu umudu yitirmek ya da umutsuz olmak anlamına gelmeyeceğini bilerek.

Ayrıca geçmişi tekrar ederek gelecekle ilgili umutları sürdürmek de mümkün değildir. Geçmişin hükmü geleceğin çekiminden güçlü çıkarsa, umut edilen yeni, getirilemez. Geçmiş gelecekten daha fazla varlığa sahip olmasa da bir zamanlar önem arz etmiş olmasından ötürü, gelecekten üstün konumda görülebilir. Geleceği umut eder ve geleceğe doğru ilerlerken, geçmişin yeniden vuku bulmasını engellemek önemlidir.

Zor zamanlarda geçtik. Geçiyoruz… Geçeceğiz… Durumlar karmaşık, doğrusal da değil. Komedyen düşünür George Carlin’in dediği gibi “kimse birazdan ne olacağını bilmiyor ama herkes yapıyor.” …  Karmaşık, bildiklerimize uyabilir de gelecekteki durumlar öngörülmez olabilir de. Öngöremesek de umut edebilir miyiz?

Bence evet. Kendimiz, başkaları, dünya, evren için umut ettiklerimiz -ütopyacı veya romantik bir özle ya da eften püften geleceğe yönelerek değil, eleştirel, çok boyutlu, yaratıcı ve akılcı bir özle umut ederek- ve yaptıklarımız, Edward Lorenz’in ortaya attığı kelebek etkisini yaratabilir. Umut ettiklerimizi eylediğimizde, başlangıçtaki küçük farklar uzun vadede değer yaratan dramatik değişikliklere yol açabilir.

O halde 2025 için neleri umut edeceğimizi düşünmenin vakti geldi, çattı 😊 Elbette, kendimiz, ailemiz, ekibimiz, sevdiklerimiz için umut edeceklerimiz var. Tabi ki akılcı bir umutlulukla… Tüm şahsi umutlarımızın gerçekleşmesini umut ederken, bir de Dünya, dünyada bir sebeple zorda olanlar -özellikle barışın hükmetmediği-, doğa, tüm Dünya çocukları, özellikle de Türkiye’deki hayvan dostlarımız için de “ben”den “biz”e geçerek umutlarımızı “biz” olarak söylemeyi umut ediyorum – gereklerini yaparak. Gabriel Marcel’e dönecek olursak, insan umut yoluyla başkasına açılmaya hazır bulunduğunu, kendisini tüm samimiyetiyle vererek başkasıyla bir ilişkiye girebileceğini gösterebildiği gibi kendi benini merkeze alıp, başkalarına kapılarını kapatarak, umut ve güven duygularından yoksun bir biçimde çaresizliğe düşerek, kendini gerçekleştirmekten vazgeçebilir.

Umutlarınızın kelebek etkisine vardığı bir yeni yıl dilerim, sevgiyle…

 

Özfarkındalığın Bir Teknolojisi Olabilir Mi?

Özfarkındalığın Bir Teknolojisi Olabilir Mi?

“Bilge ya da ölçülü bir insan kendini bilir ve ne bilip bilmediğini ayırt edebilir”- Sokrates

Teknoloji (Techno–logy) terimi, Yunanca tekhne ve logia terimlerinin birleşimidir. Tekhne amacı bir şey yaratma ve bir plana göre şekillenen, eyleme dönük akletme faaliyetini, logia ise yöntemli bilme edimi, yani bilimsel faaliyet anlamına gelir.

Öz farkındalığın “tekhne” ve “logia” sı olabilir mi?

Sorunun cevabını bulmak için hemen öz farkındalığın ne olduğuna dair sade birkaç cümle söyleyeyim: Kısaca öz farkındalık, iç dünyamızın; inanışlarımızın, değerlerimizin, düşüncelerimizin ve duygularımızın farkına varmak ve bunları anlamaktır. Böylelikle kendi deneyimlerimiz üzerine yorum yapmaktır. Hatalarımızı fark etmek ve bunlardan kocaman bir öğrenme deneyimi oluşturmaktır. Böylelikle, gerçekte kim olduğumuz sorusuna cevap verebiliriz.

Yaşamımız boyunca kendimizi yaratma yolculuğundayız. Yaratma faaliyeti farkında olmadan başlamaz. Öz farkındalığın tekhnesi Antik Yunanlıların Delphi Tapınağı’nın taşlarına kazıdığı “kendini bil” cümlesi ile başlayabilir. Sokrates’e göre, insanın kendini bilmesi için kendisinin üstüne düşmesi gerekiyordu. İnsan inanışlarının, değerlerinin, düşüncelerinin, duygularının, deneyimlerinin, hatalarının üzerlerine düşerse, kendisini bilmesi kolaylaşır. Ve yine kendini bilmekle ilgili sorular soran tüm filozoflara göre, insanın kendisinin üzerine düşmesi sadece bir prensip değil, aynı zamanda sürekliliği olan bir pratik ve ulaşılması gereken bir hedef. Ancak ulaşılması gereken hedef derken, doğrudan bir rotayla elde edilecek bir hedefi kastettiklerini düşünmüyorum. İnsanın kendisinden daha büyük bir yola, kendisini adamasından bahsettiklerini düşünüyorum. Dolayısıyla öz farkındalığın tekhnesi olabilir.

Peki öz farkındalık nasıl kazanılır?

Her şey niyet etmekle başlar. Kendimizi bilmeye niyet etmemiz önemlidir. Böyle bir niyeti olan kişi, inanışlarının, değerlerinin, düşüncelerinin, duygularının, deneyimlerinin, hatalarının peşine düşer. Bunlar üzerinde iyi bir okur yazarlık geliştirir. Kendindeki güçlü ve zayıf yönlerini ortaya çıkarır. Tüm bunların peşine düşerken, tüm bunları gün yüzüne çıkartırken, kendisine gerçekçi bakmaya, kendisine nesnel gerçeklere dayanan geribildirimler vermeye ve yine nesnel gerçeklere dayanan geribildirimler almaya gayret gösterir. (Öz farkındalığın nesnel gerçekliğe dayalı olması çok önemlidir. Öz farkındalığın nesnel gerçekliğe dayalı olması için nasıl düşündüğümüzün farkına varmak ve düşünme hatalarından kaçınmak gerekir. Burada üstbilişimizi yani düşünme sürecimiz üzerinde düşünme yeteneğimizi yanımıza çağırmak işe yarar. Üstbiliş, düşünme süreçlerimizdeki güçlü ve zayıf yönleri bilmek, bizi akıllı ancak bilinçsiz algoritmalardan kurtarmak yönünde iyi bir kapasite sunar.)  Verdiği, aldığı geribildirimleri ileri bildirimler ile taçlandırır. Tüm bunlara hâkim oldukça, onu nelerin güdülediğini anlar. Tüm bunları anladıkça, kendisi ve dünya için olumlu yönde değiştirmek, geliştirmek, güçlendirmek istediği inanışlarını, düşüncelerini, böylelikle davranışlarını, tutumlarını değiştirme, geliştirme, güçlendirme ve bu yönde duygularını yönetme şansı artar. Dolayısıyla yöntemli bilme edinimi de böylelikle gerçekleşir. Öz farkındalığın tekhnesinin yanına logiası da böylelikle gelebilir.

Epiktetos’un 2 metaforundan yola çıkarak; kendimizin “gece bekçisi” ve “sarrafı” olabiliriz. Kim olduğunu kanıtlayamayan kimseyi kasabaya kabul etmeyen bir gece bekçisi ve paraya bakarak, tartarak ve gerçekliğini tasdik ederek paranın hakikiliğini onaylayan bir sarraf. Kendi güçlü ve zayıf yanlarımızın, inanışlarımızın, değerlerimizin, düşüncelerimizin, duygularımızın sarrafı olmalıyız. Bunları özenle sınamalı, maddelerini, ağırlıklarını, suretlerini doğrulamalıyız. Kim olduğumuzu böyle kanıtlayabiliriz.

Kim olduğumuzu kanıtlamak ne işe yarayacak peki?

Bireyin kendisine, ailesine ve başkalarına karşı yerine getirmesi gereken yükümlülüklerini zamanında ve eksiksiz yerine getirebilmesi durumuna sorumluluk almak denir. Bunların içinde de en önemlisi kişinin kendi yaşamının sorumluluğunu almasıdır.  Kendi yaşamımızın sorumluluğunu almak da kendimizi bilmekle, yani “Ben kimim? Ne istiyorum? Neler için yaşıyorum?” ve buna benzer soruları sormak ve cevaplarını yüzde yüz bir gerçeklikle vermekle mümkün. Bu soruların cevaplarını nesnel gerçeklikle verdiğimizde ve cevapların yükümlülüğünü yerine getirdiğimizde kim olduğumuzu kanıtlarız. Kendimizi kanıtladığımız zaman yaşamımızın hakkını verdik demektir.

Kim olduğumuz, kime dönüştüğümüz, nereden geldiğimiz, nereye vardığımız, nereye varacağımız; yaşamamızın hakkını vermek yolculuğu…

Günün koşturmacasının içinde, içinizde yaşamının hakkını vermek yolculuğuna çıkmış olanlar, yolculuğa çıkıp durmuş olanlar, bekleyenler, yolunu kaybetmiş olanlar, yolculuğa henüz başlamamış olanlar olabilir.

Mesele neydi? Yaşamın hakkını verebilmeyi anlamlı bir bütün olarak kabul edersek, bu anlamlı bütüne ulaşmak için günün koşturmacasının içinde sürekli pratik yapmak ve yaptığımız pratiklerin sarrafı olmak.

Yaptığımız pratiklerin sarrafı olduğumuzda, J.J. Rousseau’ya göre tasvir edilemeyen ancak hissedilen mutluluk haline ereriz. Nasıl?

Öz farkındalık mutluluğumuz ile yakından ilgilidir. Mutluluk, Rousseau’ya göre kalıcı bir haldir. Ancak Rousseau kalıcı hal derken neyi kastediyordu? Ben bu kalıcı hali Mihalyi Csikszentmihalyi’nin “akış” pratiğindeki sözleri ile kısaca yorumlamak istiyorum. Der ki: “Keşfettiğim şey mutluluğun başa gelen bir şey olmadığıdır. İyi talihin veya rastgele şansın sonucu değildir. Paranın satın alabileceği veya gücün emir verebileceği bir şey de değildir. Dış olaylara değil, onları nasıl yorumladığımıza bağlıdır. Mutluluk aslında her bir kişi tarafından hazırlanılması, yetiştirilmesi ve özel olarak savunulması gereken bir koşuldur. Kendi iç deneyimlerini yönetebilmeyi öğrenen insanlar hayatlarının kalitesini belirleyebilirler ve bu da her birimizin mutlu olmaya en çok yaklaşabileceği durumdur. Mutluluğu doğrudan arayarak değil de hayatımızın iyi veya kötü her detayına tam olarak dahil olduğumuzda buluruz.” Bu tam olarak dahil olma hali de yaşam devam ettiği sürece, süreklidir ve kalıcıdır. Mutluluk bir anlamda öz farkındalığın teknolojisinde gizlidir.

Peki ya başarı? O da öz farkındalığın teknolojisinde mi gizlidir? Başarı da mutluluk gibi hayatımızın iyi veya kötü her detayına tam olarak dahil olduğumuzda kendimiz için ne demek olduğunu anlamlandıracağımız bir durum. Kim olduğumuzla, kişisel pusulamızla, bu kimlik içinde kendimizi hangi yola adadığımızla ilintili. Ve her insan tarafından hazırlanılması, yetiştirilmesi ve özel olarak savunulması gereken bir koşul tıpkı mutluluk gibi.  İçinde niyet, sorumluluk, irade, kararlılık ve disiplin gerektiren. Öyleyse bu tam olarak dahil oluş sırasında mutlu olmaya en çok yaklaştığımız anlarda başarıya da yaklaşıyor olabilir miyiz?

Yaratıcı Düşünmede Basitlik İlkesi ve Occam’ın Usturası

Yaratıcı Düşünmede Basitlik İlkesi ve Occam'ın Usturası

“Yaratıcı düşünmede basitlik ilkesi mi?” Aman canım sen de basit olandan iyi bir şey çıkar mı?

Çıkar mı? Size üzerine 30 tane daire çizilmiş A4 büyüklüğünde bir kâğıt versem ve 60 saniye süre içinde bu dairelerle ne yapmak istediğinizle ilgileniyorum desem, ne yapardınız?

Sıklıkla 15 yetişkinden oluşan grubun yarıya yakını bu kâğıda 60 saniye bakıyor ve kendilerine verilen süreyi hiçbir şey yapmadan geçiriyor. Elbette diğer yarısı da aklına gelen basit, farklı, özgün fikirlerini o dairelerle ilişkilendiriyor. Aklına gelen ilk alternatifi kağıtla buluşturuyor, sonra bir sonrakini, sonra bir sonrakini… Sonunda ortaya ya birçok alternatif çıkıyor ya da alternatifler uç uca eklendikçe bambaşka bir bütün. Ancak ben şimdi bir şey yapmadan o kâğıda bakanlara odaklanacağım izninizle.

Onlara “ne oldu da bir şey yapmadın ya da yapmak istemedin?” diye sorduğumda, çoğu aklıma hiçbir şey gelmedi diyorlar. “Gerçekten gelmedi mi diye?” yeni bir soru sorduğumda “geldi de olur mu bilemedim” minvalinde bir cevap veriyorlar. “Peki ne oldu da başlamadın yapmaya, olup olmayacağını görmek için?” diye sorduğumda da onlara tek tek, “düşündüm, kâğıdı evirip çevirdim, düşündümmm” cevabını alıyorum sıklıkla.

Evet düşündüler, akıllarına bir seçenek geldi. O seçeneği hayata geçirirlerse, ne sonuç alacaklarıyla ilgili pek çok varsayım (hipotez) geçti zihinlerinden. Katılımcılarım ürettikleri varsayımlara şöyle örnek veriyorlar: Beğenmezler; bu hiç mantıklı değil; saçmalama; daha iyisi vardır, devam et düşünmeye; daha iyisini bulmalıyım; bu benim işim değil ve bunların benzerleri… Tabi tüm bu varsayımlar birbiriyle iç içe de geçmiş olabilirler.

Tüm bu düşünce balonlarını “Ockham’ın Usturası”ndan geçirsek ya…  XIV. yüzyılın en etkili filozof ve mantıkçılarından biridir Ockham’lı William. Ockham’ın bir sözü olarak alıntılanan, ancak buna dair net bir kaynak belirlenemeyen, benzerleri Aristoteles’in çalışmalarında da geçen, felsefe okumalarında karşılaştığımız bir söz var: “Entia non sunt multiplicanda praeter necessitatem.” (1): Zorunlu olmadıkça varlıkları çoğaltılmamak gerekir.  Ve bu söz, Ockham’ın Usturası (literatürde daha çok Occam olarak geçiyor) denilen basitlik ilkesini anlatıyor bize. Kendisinden birkaç yüzyıl sonra ortaya çıkan Occam’ın Usturası terimi, o an için gereksiz saptırmaları önlemeye, onlara değer vermemeye yarayan bir idarelilik ilkesi aslında. Bu ilkeyi kullanarak “zihnimizde ve dilimizde var olanlar” ile “gerçekte var olanları” ayırt edebilir, gereksiz ve yararsız düşüncelerle, söylemlerle, açıklamalarla uğraşmaktan korunabiliriz. Bu bağlamda, Occam’ın Usturası gereksiz olanı kesip atmaya yarar.

Yukarıdaki düşünce balonlarını Occam’ın Usturası’ndan geçirmeyi istememin ortak nedenlerine birlikte bakalım mı? Böylelikle yaratıcı düşünmede basitlik ilkesini de yakalamaya yaklaşmış oluruz.

Yukarıda dile getirdiğim bu varsayımlar,

  • herhangi bir kanıta dayanmıyorlar, yüzde yüz bir gerçeklik içermiyorlar
  • bizi vakit kaybına sürüklüyor ve ortaya bir şey çıkarmamızı engelliyorlar,
  • bizi geliştirmeye şu an için katkıda bulunmuyorlar, ancak harekete geçip ortaya bir şey çıkardıktan sonra katkıda bulunabilirler.

Occam’a göre “bir olgunun açıklanması, mümkün olan en az varsayıma dayanmalıdır. Gereksiz olan ayrıntılar ayıklanırsa doğru yaklaşımı bulmak mümkün olur.” Başka şeyler değişmeden kaldığında sorunun en basit çözümü en iyi çözümdür. Bir meseleyi anlamak için daha az varlıkla o meseleyi anlamak veya çözmek varken, daha fazla varlıkla o meseleyi anlamaya ya da çözmeye çalışmanın anlamı yoktur. O zaman o daireleri nasıl kullanacağınızla ilgili fikre kavuştuğunuzda, fikrinizi basit olarak tanımlamış olsanız dahi, sizi fikrinizi hayata geçirmekten alıkoyan varsayımlarınızı kesip atmaya ne dersiniz?

Elbette tüm bunlar yapılacak faaliyetin/ problemin içindeki ayrıntıları göz ardı ettiğimiz, edeceğimiz anlamına da gelmesin. Ayrıntılar öz kadar önemlidirler de. Sağlıklı bir analiz yapmadan, sorgulamadan faaliyeti tamamlamak, problemi çözmek mümkün değildir. Yaratıcı düşünmede basitlik ilkesini ele alırken, Occam’ın Usturası sembolünü kullanmamın nedeni bizi yararsız noktalara, hatta sonuç elde etmemeye yöneltecek düşünce ve söylemlerimizden kurtulabilmektir.

Peki bir faaliyetin içerisindeyken, bir soruna çözüm ararken ne oluyor da bizi bir yere götürmeyen düşünce, ifade, söylemlerle vakit geçiriyoruz? Pek çok fikir üretip, özgün olanı bulduğumuzda bir türlü memnun olmuyoruz? O fikrin bize yetip yetmeyeceğini düşünüyoruz? Fikrimizi öldürüyoruz? Bu arada sadece o fikir ölmez, ondan sonrakiler de ölür.

Basit geldiği için olabilir mi? Basit olan yararsız, özelliği olmayan, süssüz, gösterişsiz, bayağı olarak mı görünüyor gözümüze? Karmaşık olan ise anlaşılması güç olan, sofistike, üstün özelliklere sahip olan olarak mı? “Basit” sıfatını bir anlamda bilinçaltımızda hor görüyor olabilir miyiz? Karmaşık olanı seçmek her zaman bizi daha sofistike, daha üstün yapar mı?

Duruma bir de şöyle bakabilir miyiz acaba? Basit olan aynı zamanda “farklı, özgün, işlevsel” de olabilir mi? Tüm bunların “ya hep ya hiç bakış açısıyla”, “hata yapma/ başarısız olma korkusuyla”, “ya diğerleri onaylamazsa düşüncesiyle” ve benzerleri gibi yaratıcı düşünmeyi engelleyen zihinsel haritalarla ilintisi olabilir mi?

Soruların cevapları sizde…

 

(1) The Myth of Occam’s Razor by William M.Thorburn

https://en.wikisource.org/w/index.php?title=Author:William_M._Thorburn&action=edit&redlink=1