Karmaşada Basit Bolluk

Günümüzde yaşam genellikle kendi kendini sürdüren, inşa eden ve çoğaltan karmaşık bir sistem olarak anlaşılıyor ve “hayat çok karmaşık” deniyor. Sürekli üretilen ve üzerimize fırtına gibi yağan bilgi yığını da hayatın karmaşıklığını çözmekte işe yarayacağına, büyük bir gürültü yaratıyor. Ee o zaman bu kadar karmaşık dünyada basit yaşam halen mümkün mü? Basit yaşama geri dönebilir miyiz? Ya da Henri Bergson’a göre “Basit yaşama tamamıyla geri dönemesek de daha basit bir yaşama geri dönebilir miyiz?” Daha da önemlisi: Yaşam ve basitlik uzlaşır şeyler midir?

Doğa bilimciler yüzyıllarca yaşamın basit yasalara dayanıp dayanmadığını tartıştılar. Kaosun Çöküşü: Karmaşık Bir Dünyada Basitliğin Keşfi adlı eserlerinde Jack Cohen ve Ian Stewart “bilimin hikâyesi, basitlik anlayışımızda tekrarlanan devrimlerin hikâyesidir” diye yazmışlardır. Isaac Newton’un meşhur ifadesiyle de “Doğa, basitlikten hoşlanır, gereksiz nedenlerin şatafatını takınmaz” …

Nedir peki bu basitlik? Latince “simplex” ten geliyor. Kökeni Proto-Hint- Avrupa dilindeki sem (bir) ve plek (örmek, kıvrım yapmak) tir; tek parça ya da bütün anlamına gelir. Karmaşık sınıflandırmalarla ayrılan her şeyi örerek birleştirir. Karmaşıklaştırmak ise etimolojik olarak katlamak, katmanlaştırmaktır. Basitlik, bir diğer anlamda parçalanmış olanı, birbirinden ayrılmış, katmanlaştırılmış olanı yeniden bütünleştirerek iyileştirir. İyileştirme (healing) ve bütünlük (whole) sözcükleri ortak bir kökten gelir: simples

Yaşamak içimizde sessizce işler; öyle sessizdir ki onu duymaktan, ona kulak vermekten, onu dinlemekten vazgeçmek çok kolaydır. Basit yaşamayı seçmiş olanlar, yaşamın yaydığı sessiz sesleri duyabilmek için hayatın hareketli gürültüsünü sustururlar. Basit yaşam pek çok filozofa göre bilgeliğin hizmetindedir: basit insanın peşinde olduğu şey, yaşamın ta kendisidir.

Basit yaşam, nefes alıp vermek değildir. Basit yaşam, yaşamı pasifçe karşılamaktan ziyade bilinçli şekilde yaşamaktan doğar. Dolayısıyla, edilgen bir kabulleniş değildir.

Basitlik, kişinin tüm faaliyetlerinde, doğruluk, alçak gönüllülük, cömertlik, çalışkanlık, uzlaşma, çevresiyle ilgilenme, iyi niyet gibi ilkeleri beraberinde getirir.

Basit sözcüğü genellikle bu erdemleri taşıyan bir kalbi betimler. Basit kalp yüce gönüllüdür: Basit kalp isteyerek ve keyifle verir. Bir şey verdiğinde vermekten başka şeyle ilgilenmez. Basit kalp vermeyi kendi iradesiyle ister. Karşılığında bu istek ve keyif kalbi daha da basitleştirir. Basit kalp ne verildiğini umursamaz, nasıl verildiğine de aldırış etmez.

Basitlik bir iletişim ve kişiler arası olma zorunluluğudur. Basitlik, gerçek ve sağlıklı ilişkilerin ve sevginin koşuludur.

Kişisel, yönetsel, kurumsal liderlik için kişinin kendisiyle başkaları arasındaki mesafenin kısalığı, kişinin çevresine yönelik bir yakınlık ve empati duygusu taşıması basit liderin ayrıcalığıdır.

Basitlik doğaçlamadır. Anın bereketinde doğayla uyumlu ve başkalarıyla birlikte yaşamakla ilgilidir.

Ve nihayetinde basitlikle yaşanan bir hayat, eleştirel düşünmeye değer verir.

Basitlik doğal ya da başka bir durum değil, bir zihin durumudur der Alman fizikçi George Christoph. Kişi bir şeyin basit olduğuna sahiden de basit olduğu için inanmaz; kişi basit olduğuna inandığı için o şey basittir.

Basit yaşam, kişinin hayatını yeniden biçimlendirme kararıyla başlar.

Zihinde ve eylemde basitliği öğrenebiliriz. Aracımız felsefe olabilir. Felsefe akıl oyunlarından fazlasıdır, bir yaşama tarzıdır. Felsefeyle oyun oynar tarzda da uğraşabiliriz 😊 Bana göre felsefeyle en oyun oynar tarzda uğraşan Sokrates… İyi düşünen iyi yaşar…

Nietzsche için basit yaşam “fazla yüksek bir hedeftir ve onu bilge olanlara bırakmak en iyisidir.” Bakalım Nietzsche haklı mı? 😊

Basit Yaşam Değerleri:

*Yalnızca insanlara değil, tüm yaşam formlarına özen göstermek ve özenin karşılıklılık ve birlikte yaşamadan ileri geldiğini anlamak. Tüm varlıklar adalet ve eşitlik faziletlerini hak ederler.

*Tüm tezahürleriyle aşırılıktan uzak durmak, tutumluluk ve otokontrol gerçekleştirmek: Sokrates’e göre otokontrole, duygular üzerinde doğrudan kendini bilmekle alakalı olan bir otokontrol türüyle erişilir. Öz disiplin bir dizi kısıtlayıcı ilke veya kural değil, bizi tutkuların buyurganlığından kurtaran özgürleştirici uygulamalardır.

Görüşlere göre, maddi bolluk ve lüksü yeğleyen kişiler için basitlik varoluşlarını baskılayan manevi bir cendere görevi görür. Diğerleri içinse basitlik, nihayetinde daha adil toplumlara katkıda bulunan fiziksel, zihinsel ve ruhsal sağlık için gerekliliktir.

*Tüketmekten ziyade üretmek: Doğa gerçekte insana cömertçe verirken, çok insanın hiçbir surette ihtiyaçlarını ve arzularını azaltmadan umarsızca almasını durdurmak ve doğayla uyumlu biçimde üretmesini sağlamak önemlidir. Kalabalığı azaltmak, çevresel değerler ve toplumsal adalet için üretmek önemlidir.

*Nesnelere geleneksel olarak atfedilen özel amaçların ötesini görme kabiliyeti olan yaratıcılığı kucaklamak ve ortaya çıkarmak: Basit yaşarken kişi daha fazla olasılık yaratmak için şeylerin çeşitli kullanımlarından faydalanır ve daha fazla icat ortaya çıkar. Hayal gücümüzü daha basit yaşam olasılıkları için genişletmek de mümkündür.

*Gerçeklerin peşinde koşmak. Basit yaşam hakikati biçim ve içerik olarak süslemeden ve basit haliyle kabul etmektir. Ancak, insan gerçeği askıya alma eğilimindedir. Koşullar öyle gerektirdiği veya istediği için veya farkında olmadan gerçeği askıya alabilir. İnsanın üstünlüğü düşüncesinin basitliğindedir: hiçbir engeli olmadan gerçekliği doğrudan görmesindedir.

*Akışı deneyimlemek: Bir yaşam sürmeyi öğrenmek, tüm durumlara uyum sağlamayı öğrenmektir. Basit insan her şeye hazırdır.  Anda ve akışta olma farkındalığı ile meydana gelenlere açık olma halini sürdürür.

Basit insan akışta öğrenir. Zorluklardan dahi büyüyerek çıkar.

Üstüne üstlük, basit zihin şimdide yaşar. Geçmişe takılıp kalmaz. Geçmişle geleceği içinde olduğu ana özümsetir ve üretkenliğini sürdürür.

*Basitlik iyi görünmekle değil, gerçekten iyi olmayı istemekle ilgilidir: Stoacılara göre, basitlik kendi içinde bir amaç değil, iyi yaşam için kendini tanımaya ve mutluluğa yönelik bir araçtır.  İyi bir yaşam geçici bir haz anı değil, ölçülülük ve erdemliliğin tatbikinden kaynaklanan uzun süreli bir tatmindir.

İnsanın ne daha fazla ne daha az, yalnızca kendisi olması basit demektir. Kendini gerçekleştirmek olarak basitlik, insanın hem hakkı hem de sorumluluğudur. Bir hak olarak basitlik bireye tamamıyla kendisi olma ve kendi gerçekleştirme özgürlüğünü verir; bir sorumluluk olarak iyi bir müşterek yaşam, çalışma ve ekonomi ortamı sağlama sorumluluğudur. İnsanın asaleti de yetilerini uygun şekilde kullanmasından gelir. Bu noktada, kendini analiz etmemek hayatta körü körüne ve safça ilerlemektir.

Ek olarak, bugün teknoloji çağında, makineleri ve teknolojiyi ahlâklı bir amaçla kullanmak ve varoluşlarını karmaşıklaştırmak yerine basitleştirmek sorumluluğu da insanlara aittir.

*Basit yaşam deneyime dayanır: 1933’te Walter Benjamin teknolojinin muazzam gelişiminin deneyim yoksulluğuyla sonuçlanacağını ileri sürmüştü. Deneyim yoksulluğunda madalyonun diğer yüzü fikir zenginliğidir. Ne kadar çok ne kadar değerli olurlarsa olsunlar fikir zenginliği, deneyim boşluğunu dolduramaz. Basit yaşam fikirleri denemek ve öğrenmek üzerine kuruludur. Zaten bu 2’li yaşamın da hakiki uğraşıları değil midir?

Basit yaşam uyuyan hayal gücünü uyandırabilir, artık değer katmayan alışkanlıkların gücünü zayıflatabilir. “Karmaşık hayatta” hepimiz ve her şey için, bizi iyi bir yaşama götüren bir araç olabilir.

Basit yaşam değerleriyle basit bolluk bir ideal değil bir pratiktir.

 

Kairos’u Perçeminden Yakalamak

Riski zarardan hareketle değil, yaşamdan hareketle düşünmek mümkün müdür?

Platon “risk güzeldir” demiş, Kierkegaard da “karar anı deliliktir”.

“Kendine riske atmak” diye bir deyimimiz var. Risk oluşturabilecek bir işe girişmek anlamına geliyor. TDK’ya göre de risk bir işten ya da girişimden zararlı çıkma ihtimâlidir. Peki riski zarardan hareketle değil, yaşamdan hareketle düşünmek mümkün müdür?

Risk bir “Kairos”tur. Kairos, belirli karar ya da davranış için harekete geçmekte kaçırılmaması gereken uygun ve doğru zamandır. Bir anlamda, gecikildiğinde dezavantajlı olabilecek imkân ve fırsatları tayin edici andır. Riskin alındığı karar anı bir başka zamanı başlatır. İmkân ve fırsatlarla örülü bir başka zamanı. Platon o yüzden “risk güzeldir” mi demiştir acaba?

Riskin alındığı karar anının biraz öncesine gidersek, kendimizi bir yandan geleceğin tayin edildiği, bir yandan da geçmişin yeniden canlandığı anda buluruz. Gelecek belirsizliklerle doludur, geçmiş ise bilinenlerle. Bilinen dünyanın kapılarının açılması çok uzun sürmez. Kapılar açılır açılmaz geçmiş zihinde canlanmaya başlar. Geçmiş zihinde canlandıkça gelecek yolculuğunda yalpa vurmaya başlarız. Akıntıya karşı giden tekneler gibi geçmişe sürükleniriz. Geçmişin belirli varlığından, belleğimizin karanlık odalarındaki kazandıklarımızın, hak ettiklerimizin tiryakiliğinden sıyrılmak zor, sadakatsiz ve güvensiz gelir. Geçmişi, yavrularını koruyan bir anne gibi ne pahasına olursa olsun korumak isteriz. Korumak pahasına da bahaneler üretiriz: “koşullar uygun değil; zamanım(ız) yok; böyle de bir şekilde işliyor; başarının bir garantisi yok, vb.”

İmkânın, fırsatın sesi duyulduğunda, geçmişin sesini düzenleyecek akustik düzenleyicilere ihtiyacımız olması muhtemeldir. Akustik düzenleyicilerle imkân, fırsat sesinin içimizde doğru şekilde yayılması, dip seslerden, gürültüden arındırılması, olumsuz yankının en az seviyeye indirilmesi önemlidir. Pürüzsüz sese ulaşmak için gerekli ortamı hazırlamak öncüldür. Akustik düzenleyiciler olmadığında imkân ve fırsat yolculuğundaki keşif başlayamaz. Hak edilmiş, kazanılmış, dolayısıyla takdir görmüş, ancak bitmiş, ya da değişim nedeniyle bitmekte olanı bırakmak sadakatsiz görünür. Belirsiz olan merak, umut değil, endişe yayar. Endişe kırılganlığa, güvensiz olma durumuna sürükler. Performans düşüşünü önlemek ve imkâna, fırsata yer açmak için belleğin karanlık odalarına bir format atmaya ihtiyacımız var gibi görünüyor.

Antik Yunan mitolojisindeki fırsat tanrısı Kairos’un, başının arkasında saçının olmadığı şekilde resmedildiğini görürüz. Sadece alnında perçemi vardır. Fırsat karşıdan belirdiğinde onu sadece perçeminden yakalayabiliriz. Perçeminden yakalayamazsak, çok hızlı yanımızdan geçer gider, çünkü Kairos omuzlarındaki ve ayaklarındaki kanatlarıyla çok hızlı hareket eder. Başının arkasında da saç olmadığı için arkadan yakalama şansımız yoktur. Yunan masalcı Ezop der ki” Kairos’u gördüğünde perçeminden yakaladın yakaladın, ilerledikten sonra Zeus bile yakalayamaz.”

Kairos’u perçeminden yakalarken unutmamamız gereken 2 unsur var: ilki belirsizlik karşısındaki varsa, endişemizin ya da korkumuzun nereden geldiğine kulak vermek. Endişemizin ya da korkumuzun adını koymadan endişeyle veya korkuyla yaşıyorsak, onunla baş etmek zordur. Adını bilmediğimiz, tanımlamadığımız, tanımlayamadığımız şey bizi ürkütür. Adını koyduğumuz anda bize daha tanıdık görünür. Önce tanıyıp, onu bir parçamız olarak kabul etmek bizi daha güvende tutar. NASA uzay yolculuklarının astronotlar üzerindeki etkisini araştırırken, bazı astronotların sürekli stres halinde olduğunu tespit ediyor. Bazılarında ise bu stresli durum görülmüyor. NASA’nın tespitine göre 2 grup arasındaki en büyük fark, stres hali gözlemlenmeyen astronotların daha baştan korkularının adını koymaları ve kabullenmeleriydi.

Endişeyi, korkuyu kabullenmek demek, kaybedeceklerimizi, başarısızlığa uğrayabileceğimizi kabullenmek demektir. Tabi kaybedebileceklerimize akıllı bir sınır koymayı da bilerek.

Cesaret, güç veya riskli bir işe girişirken, kişinin kendinde bulduğu güven, yüreklilik, yiğitlik ve gözü peklik olarak geçer sözlüklerde. Ben cesaretin yarı Apollon yarı Dionysos olduğunu düşündüm hep. Yunan mitolojisinde Apollon insanın akıl yanını, ölçülü ve dengeli olmayı temsil eder. Dionysos ise, ufkun ötesini görebilen, heyecanını ve yaratıcılığını körükleyen duygu yanını temsil eder. Dionysos yaşamdan yana olmak için çok gerekli, ancak Apollon ile dengelenmek koşuluyla. Böylelikle Kierkegaard’ın “karar anı deliliktir” sözü de belki başka bir tasavvura bürünür.

Kairos’u perçeminden yakalarken unutmamamız gereken ikinci unsur da yanılabileceğimizi veya başaramayabileceğimizi kendimize itiraf etmektir.  Bu 2 durum karşısında ne yapacağımızı ve duygularımızı nasıl yöneteceğimizi bilmek itirafımız kadar önemlidir (Elbette risk yönetimine dair stratejinizi baştan kurmayı da tüm bu yazının istediğiniz yerine ekleyerek). Tüm bunlar Kairos’u perçeminden yakalarken, bizi gelecekten bugüne açtığımız hat üstünde şimdide tutacak olandır. Yolculukta, yanılgılarımızı yenilgiye dönüştürmeden, öğrenerek, başarısızlıklarımızdan başarılarımıza atlayarak, yola devam etmek pek çok “Kairos”u yakalama fırsatı verecektir.

Hayatta pek çok “Kairos” var. Perçeminden yakalamak bizi yaşamdan yana götürür. Eğer onu kaçırırsak bir daha aynı “Kairos”u yakalamak değişimin hızında mümkün olmaz.

 

İyi Bir Eleştirel Düşünüre Küçük Notlar

“Bir düşünceyi kabul etmeden onunla vakit geçirebilmek eğitimli bir zihnin işaretidir” der Aristoteles. Eleştirel düşünmeyle eğitilmiş bir zihnin işareti olsa gerek.

Bir konu hakkında eleştirel düşünme sürecine başlamanın yollarından bir tanesi, konuyla ilgili bir şey okumadan dinlemeden önce onunla ilgili olarak bilinçli, aktif ve sorumlu şekilde düşünmektir.

O yüzden sizden ricam, yazının geri kalanını okumadan önce arkanıza yaslanın ve eleştirel düşünmenin ne olduğunu bilinçli, aktif ve sorumlu bir biçimde düşünün ve bilgisayarınıza, telefonunuza ya da önünüzdeki kağıda yazın lütfen. Cevabınız sizi şu anda pasif bir okuyucu olmaktan çıkaracak ve aktif bir okuyucuya dönüştürecektir.

“Sizin eleştirel düşünme kavramınız nedir?”

Cevabınız, eleştirel düşünme hakkındaki varsayımlarınızın farkına varmanıza ve daha sonra okuyacaklarınızı daha doğru biçimde değerlendirmenize olanak verir.

Eleştirel düşünme, Robert Ennis’in klasik tanımıyla “neye inanacağımıza veya ne yapacağımıza odaklanmış mantıklı yansıtıcı bir düşünmedir”

Matthew Lipman’a göre “iyi bir yargıya götüren becerili ve sorumlu düşünmedir; çünkü bulunduğu bağlama duyarlıdır, kriterler üzerine kurulur ve kendini düzeltici bir yapıya sahiptir.”

Richard Paul de der ki “Eleştirel düşünme, düşündüğünüz esnada düşünmenizi daha iyi hale getirmek amacıyla, kendi düşündükleriniz hakkında düşünmektir.”

Bu tanımları defalarca okumak, her bir tanımdaki her bir kavram hakkında düşünmek, eleştirel düşünmenin ne olduğunu kavramak için faydalı olacaktır: Acaba uzman neden o kelimeyi tercih etmiş de başka kelime seçmemiş? Seçtiği kelimelerle neleri vurgulamaya çalışmış? Tanımlarda tekrarlanan şey nedir? Vurgularındaki temel farklılıklar nelerdir?

Bu tanımların her biri, eleştirel düşünmenin en iyi nasıl tanımlanabileceği konusunda yapılan çok uzun ve yoğun çalışmaların sonucudur. Uzmanlar bu konu üzerinde gözlem, deneyim, düşünce, muhakeme, iletişimle topladıkları ve/veya oluşturdukları bilgileri etkin ve ustaca analiz ederek, sentezleyerek, değerlendirerek, kavramsallaştırarak ve uygulayarak son noktayı koymuşlardır. Dolayısıyla bu tanımlar, önyargıya dayalı bilgiden, yanlış akıl yürütmelerden, gerçekçi olmayan eğilimlerden, dayanaksız kabullerden, sorgulanmamış varsayımlardan uzaktadır. Bu da eleştirel düşünmenin bir başka tanımıdır.

Eleştirel düşünme yansıtıcıdır: Eleştirel düşünme ancak kendi bilinçli, aktif, sorumlu düşünmemiz üzerinde yansıtma yaptığımızda ortaya çıkar. Eleştirel düşünme konusunda, üçüncü paragrafı okuduktan sonra arkanıza yaslanıp kendi eleştirel düşünme tanımınızı yaptıysanız, şimdi düşünmeniz üzerinde yansıtma yapın lütfen: “Eleştirel düşünme konusunda neden bu düşüncelere sahibim? Görüşlerim gerçekten kendi çıkardığım sonuçlar olduğuna göre hangi kanıtlara dayanıyor? Diğer insanlar eleştirel düşünmeye farklı biçimlerde nasıl bakıyorlar? Onların görüşleri ne üzerine temellenmiş? Onların görüşlerini mi yoksa benimkilerin mi daha doğru olduğunu söyleyebilirim? Bütün bunları nelere dayanarak söylüyorum?…

Eleştirel düşünme bir ölçüte göredir: Eleştirel düşünme, düşünmenin bir ölçüte göre olmasını içerir. Bir şey hakkında doğru ya da yanlış şekilde düşünebiliriz. Alakalı veya alakasız, geçerli veya geçersiz kanıtlar kullanabiliriz. O şey hakkında ana fikirleri bulmaya ve anlamaya çalışırken, bunu çok yüzeysel biçimde yapabileceğimiz gibi meselelerin özüne inerek de yapabiliriz. Doğruluk, alakalı olma, derinlik eleştirel düşünmedeki ölçüt örnekleridir. Tüm bunları mantıklı olma ölçütü altında toplarsak, düşünmemizin eleştirel olabilmesi için mantıklı olma ölçütüne uyan yargılarda bulunmamız gerekir.

Eleştirel düşünme mantıklı olmayı gerektirir: Mantıklı düşünmenin kesin kuralları yoktur, ancak izlenecek yolları vardır: Bağlama, hedeflere ve tüm gerçekliklere duyarlı olmak mantıklı düşünebilmenin ana yollarıdır. Eleştirel düşünme iyi bir yargıya/ karara varmakla ilgilidir ve iyi bir karar/ yargıya varmakta düzelticidir. Mantıklı olmanın ana yollarını kullanarak kararlarımızı/ yargılarımızı düzeltebiliriz. Mantığımızı değerlendirmede, eleştirel düşünmenin ötesinde kullanabileceğimiz daha büyük bir kesinlik yoktur.

Eleştirel düşünme gerçek problemler hakkında düşünmektir. Gerçek problemler karmaşıktır. Dağınık soruları vardır. Bu dağınık soruları arıtmak ve netleştirmek gerekir. Soruların genellikle tek doğru cevapları yoktur. Farklı, pek çok cevapları olabilir, ancak yanlış cevapları vardır.

Eleştirel düşünmenin 3 parçası:

Soru sormak: “Yanlış soruların doğru cevapları yoktur” der Ursula Le Guin. Eleştirel düşünme konunun özüne dair doğru ve güçlü sorular sormayla başlar. Örneğin eleştirel düşünmenin ne olduğunu bulmaya çalışıyorduk ya, örneğimize dönecek olursak, “Eleştirel düşünmenin en iyi tanımını nasıl yapabilirim?” gibi…

Ya da önünüzde bir problem duruyor. Problemi merkeze koyup:

  • “Bu problemi çözerek hangi sonuca ulaşmak istiyorum?
  • “Bu problemi çözmeye başlamanın en iyi yolu nedir?”
  • “Ne oldu da bu problemi yaşadım?”
  • “Bu problemi çözmeye başlamak için gerekli tüm bilgilere sahip miyim?”
  • “Hangi yollarla bu bilgilere ulaşabilirim?
  • “Bu problemi çözmenin alternatif yolları nelerdir?
  • “Bu problemi en iyi nasıl çözebilirim?

şeklinde pek çok soruyla probleme dair eleştirel düşünme sürecini işletebiliriz. Eleştirel düşünme doğru ve güçlü sorular sorup, problemlerin içinde, kendimize problemler ortaya koymakla ilgilidir.

Soruları çözümlemek: Soruları da eleştirel yollarla cevaplamak gerekir. Sorular sorulduktan sonra doğal tepki, hemen cevapları bulmaya çalışmaktır. Ancak soruları cevaplamanın eleştirel olmayan yolları vardır: Bilgiyi aramadan, aklımıza ilk gelen cevabı verebilir, üstüne üstlük verdiğimiz cevabın kesinlikle doğru olduğunu ısrarla savunabiliriz, ya da başka birine sorar, onun cevabının neye dayandığını sorgulamadan kabul edebiliriz, vb…

Oysa soruyu hemen cevaplamadan bir adım geriye gidip; Soru neyi soruyor? Soru neyi arıyor? Soruyu cevaplamak için ne yapmam gerekli? sorularıyla, soruları çözümlemek iyi bir eleştirel düşünürün en önemli becerilerindendir.

Sonuçlara güvenmek ve eyleme geçmek: Eğer doğru ve güçlü soruları sorduysak, sorular soruları açtıysa ve soruları eleştirel yollarla çözümlediysek, artık elimizdeki bulgulara güvenip eyleme geçmemiz gerekir. Ancak, sonuçlara güvenmek ve eyleme geçmek o kadar kolay olmayabilir. Sonuçlara güvenmek eleştirel düşünmemizin zorlu bir testi veya ölçütüdür. Eğer bir şeyleri mantık çerçevesine oturttuysak ve mantıklı bir sonuca ulaştıysak, bununla birlikte hâlâ elimizdekilere güvenmiyorsak, bu oluşturduğumuz mantığın tam olmadığını gösterir. Doğru eleştirel düşünme süreci hakkında bize pek çok veri sunar ve nereyi/ nereleri eksik bıraktıysak o aşamalara tekrar dönmemizi sağlar.

Süreci tam olarak doğru işlettiysek, elde ettiğimiz sonuçlara güvenip, eyleme geçmemiz önemlidir.

İyi bir eleştirel düşünüre küçük notlar: Eleştirel düşüme negatif değildir. Eleştirel düşünmedeki “eleştirel” kelimesi hiçbir olumsuzluk taşımaz. Kriter kelimesiyle alakalıdır ve hatırlayınız; gerçekçi ve mantıklı olma üst kriterini taşıyan düşünme manasına gelir.

Eleştirel düşünme bu üst kriteri taşıyor diye de, duygudan arınmış değildir. İyi bir duygu okur yazarı hem kendi duygularından hem de başkalarının duygularından elde ettiği verileri üst kritere göre değerlendirerek eleştirel düşünme becerisini hiç olmadığı kadar güçlendirebilir.

Bugünün değişken, karmaşık, bir şeylerin hep ileri doğru akmadığı doğrusal olmayan dünyasında, doğru/ yanlış, geçerli/ geçersiz, tutarlı/ tutarsız bilgi yığınının içinde eleştirel düşünme becerimizi keskinleştirmeye ihtiyacımız var. Bu beceriye bir zihniyet olarak sahip olduğumuzda da becerimiz sanata dönüşür: “ya göründüğü gibi değilse?” 😊

 

İnsan Ne Olabilir? – Yaşama Sanatı

Sordu ahbap çavuşa: “Neden üzgünsün? En yüce bilgiye ulaşamadığın, en büyük erdemlere sahip olamadığın için mi üzgünsün?” diye.

Çavuş cevap verdi: “Hayır. Bütünüyle kendim olamadığım için üzgünüm.”

——————————————————————————-

İnsan ne olabilir?: İnsanın olabileceği en elverişli şey(ler) vardır, asla olmayacağı şey(ler) de vardır. Bazı insanlar olmayacağı şeyi olmaya çalışarak ve olabileceği şeyi ihmal ederek hayatlarını heba edebiliyorlar.  Bu yüzden bir insanın zihninde öncelikle ne olabileceği ve ne olamayacağı, sınırları ve olanakları konusunda bir imge olması gerekir… Ve insanın varoluşuna dair büyük bir sorusu olması gerekir: İnsan ne olabilir?

Ve bir soru daha: Her insanın ne olduğunu bilmeye cesareti var mı?

————————————————————————-

Sanatlar, o sanat için olan belirgin bilgiyi ve beceriyi gerektiren etkinliklerdir. Mühendislik, tıp gibi sanatlar büyük ölçüde kuramsal bilgi gerektirirler. Bu tip sanatlarda kuramsal bilime dayanan eylem kuramını, nesnel geçerliliği olan bir dizi kurallar dizgesi oluşturur. Bu tip sanatlarda, yetkin sonuçlara ulaşmanın çeşitli yöntemleri olabilir, ama kurallar keyfi değildir. Kurallara uyulmaması ya eksik sonuçlar almayla ya da istenilen ereğe ulaşamamayla sonuçlanır. Hatta bu durum istenmeyen ciddi neticeler doğurabilir. Şayet bir mühendis bir demiryolu kuracaksa, demiryolunu fiziğin temel ilkelerine göre kurması gerekir. “Yoksa”sını sanırım hepimiz tahmin edebiliyoruz…

Tıp, mühendislik, heykel gibi yaşamın kendisi de sanattır. Gerçekte insanın uygulayacağı en önemli, aynı zamanda en zorlu ve en karmaşık sanattır. Bu sanatın konusu, şu ya da bu konuda uzmanlaşılmış bir uygulama değildir. Bu sanatın konusu, bizzat “yaşama uygulaması”dır. Yaşam sanatında insan hem sanatçı hem sanatın nesnesidir: Hem yontucu hem mermer hem doktor hem hastadır.

İnsanın insan ne olabilir sorusuna tam cevap verebilmesi için, insanbilime (antropolojiye) ilişkin bilgilerini, becerilerini ve uygulamalarını güçlendirmesi önemlidir.

İnsan birçok şeyi öğrenmesi gerektiğine inanırken ve gereklerini yerine getirirken, belki de bazıları yaşamak çok basit bir şey olduğu için nasıl yaşanılacağını öğrenmekte özel bir çaba göstermek gerekmediğine inanırlar. Bazı insan bireyselliğinin, çıkarlarının, para, güç ve ün hedeflerinin peşinden koşarken, gerçek “ben”ini savunmayı bırakmış, yaşamını ve yaşama sanatını önemsizleştirmiş midir acaba?

Geri dönelim sanata: neredeyse hemen her sanat kuramsal bilgi gerektirirdi, her sanatta yetkin sonuçlara ulaşmanın çeşitli yöntemleri olabilirdi, ama kurallar keyfi değildi ya, yaşama sanatını uygulamakta yetkinliğe ulaşmak için de bir kurallar bütününe ihtiyacımız var: Onun adına da kesinlikle “Etik” diyebiliriz.

Felsefi açıdan bakacak olursak, etik, yaşama sanatını uygulamakta yetkinliğe ulaşmak için bir kurallar bütünü oluşturur. Etik, doğru davranışlarda bulunmak, iyi bir insan olmak ve insanî değerler hakkında düşünme pratiğidir. Yunaca kişilik, karakter anlamına gelen “ethos” sözcüğünden türemiştir. Doğru ve yanlış davranışları sistemleştiren, savunan ve öneren bir felsefe dalıdır.

Erdem ise kendini bilmek, ölçülü ve dengeli olmak, bilgi sahibi olmak, doğruluk, dürüstlük, adaletli olmak gibi iyi davranış kalıplarının benimsenmesi ve uygulanmasıdır.

Erdem etiği nasıl davranmalıyım yerine nasıl bir insan olmalıyım sorusunu sorar ve iyi insan olmak için gerekli erdemler üzerine zihni yorar. Yani bir anlamda “insan ne olabilir?” sorusuna cevap verir. Erdem etiği üzerine zihnini yorarken insanın, insana dair güçlerini tanıması ve güçlerini doğanın yasalarına uygun şekilde ortaya çıkarması önemlidir. Erdem, insanın kendi varoluşuna karşı sorumluluğudur. Kötü, insanın, insanî güçlerinin sakatlanmasından oluşur. Kötülük (erdemsizlik), insanın kendine karşı sorumsuzluğudur.

Doğadaki her şeyin bir ereği ve ayırt edici işlevi vardır, Aristoteles’in deyimiyle… Spinoza da Aristoteles gibi insanın ayırt edici işlevini araştırır ve “kendinde olduğu sürece, her şey, kendi varlığını korumaya çaba gösterir” der. Varlığını korumak, Spinoza’ya göre, yetenekli olduğu şey haline gelebilmektir. İnsan, kendisi olabilmeye, kendi doğasını gerçekleştirmeye yeteneklidir. Erdem, insan doğasının gerçekleştirilmesiyle özdeştir. Erdem, insanın içinde en çok insansallaştığı durumdur. O zaman insanın işlevi ve ereği, insan olmayı koruyarak, insanî güçlerini ortaya çıkararak, varoluşunda diretmesidir. Ve gerçekte bütünüyle kendisi olabilmesi için insana ne yapması gerektiğini gösteren ve böylece ona neyin iyi olduğunu öğreten ise aklıdır.

İnsan özgürce, birisine bağımlı olmadan yaşamının insanî güçlerini ortaya koyarak, doğadaki her şey için üretici bir şekilde yaşayarak, kendi yaşamına verdiği anlamın dışında bir anlamı bulunmadığını savunduğu gün, insan ne olabilir sorusuna cevap vermiş ve bunun gerekliliklerini bilmeye cesaret etmiş olur.

Büyük not: Mahallemizde, sokaklarımızda aslında yolumuzu gözleyen canlılara erdemli davranışlarda bulunmaya insanın kendisi olması için ihtiyaç var. Onlar için de onlara erdemli davranışlarda bulunanlar için de onlara erdemsiz davranışlarda bulunanlar için de… İnsanın olmaya yetenekli olduğu “kendi” haline gelmesinin güncel yollarından biri de budur herhalde…

Yaşama sanatını evetlemek de budur herhalde…

Platon bir gün kolunda bir ornitorenkle bara giriyorsa (Felsefeyi Mizah Yoluyla Anlamak – Thomas Catheart & Daniel Klein), insanın kendi olması, etik felsefesi de şiirle buluşabilir, Aristoteles, Spinoza, Can Yücel de bir yazıda bir araya gelebilirler diye düşünüyorum 😊

Ve (bazı) insanın zihninde öncelikle ne olabileceği ve ne olamayacağı, sınırları ve olanakları konusunda bir imge oluşmasını dileyerek, Can Yücel’le bitiriyorum:

“Haydi şimdi kalk bakalım

Silkin şöyle bir,

At üzerinden hayatın yorgunluğunu,

Vakit zannettiğinden daha az

Haydi kalk bakalım

Şimdi YAŞAMAK ZAMANI

Ve aslında hayat dediğin,

Yaşayabildiğin kadar güzeldir…”

 

Hayatın Hakkını Her “Nasıl”da Vermek

Hayatın hakkını her “nasıl”da vermenin, bir diğer anlamda mutlu olmanın gerçekten bir sırrı var!

Nasıl mutlu oluruz?

Mihalyi Csikszentmihaly, “keşfettiğim şey mutluluğun başa gelen bir şey olmadığıdır.” der ve devam eder: “İyi talihin ve rastgele şansın sonucu da değildir. Paranın satın alabileceği ve gücün emir verebileceği bir şey de değildir. Dış olaylara değil, dış olayları nasıl yorumladığımıza bağlıdır. Mutluluk aslında kişi tarafından hazırlanması, yetiştirilmesi ve özel olarak savunulması gereken bir koşuldur. Kendi iç deneyimlerini kontrol etmeyi öğrenen insanlar hayatlarının kalitesini belirleyebilirler. Bu da her birimizin mutlu olmaya en çok yaklaştığı durumdur.”

J.S. Mill’in sözleri Csikszentmihaly’ninkilerle benzer görünüyor. J.S. Mill. “Kendinize mutlu olup olmadığınızı sorun. Mutluluğunuz bitecektir” der. Mutluluğu bilinçli bir şekilde arayarak ona ulaşamıyoruz. Mutluluğu doğrudan arayarak değil, hayatımızın iyi veya kötü her detayına dahil olarak buluruz. Victor Frankl “İnsanın Anlam Arayışı” kitabında mutluluğu insanın kedisinden daha büyük bir yola kendisinin adamasının beklenmeyen yan etkisi olarak görür.

Peki doğrudan bir rotayla mutluluğu elde edemiyorsak nasıl elde edeceğiz?

Boyumuzun ne kadar uzayacağını, genetiğimizi belirleyemiyoruz. Ebeveynlerimizi, hangi tarihte doğacağımızı seçemiyoruz. Ekonomik bir buhranın olup olmayacağına da karar veremiyoruz.

Ancak, kendi eylemlerimizden sorumlu hissettiğimiz, kendi seçimlerimizi yapabildiğimiz zamanlar da var. Böyle zamanlarda uzun süreli haz hissi içerisinde oluyoruz: bir ressam yeni bir biçim oluşturup yeni bir şey yarattığında, çocuğumuz bize ilk kez anne veya baba dediğinde, zorlayıcı bir görevi tamamladığımızda, ihtiyacı olan birisiyle ihtiyacı olanı paylaştığımızda, …

Bu anlar hayatımızın her zaman en iyi, en dingin zamanları olmayabilirler veya en iyi, en dingin zamanlara denk gelmeyebilirler. Bu tür deneyimler, onları elde etmek için çokça emek, gayret sarfettiğimizde sonunda haz veriyorlar. Psikoloji biliminin araştırmalarına göre, en iyi anlar genelde, bir kişinin bedeni ve zihni zor, değerli bir şeyi başarmak için gönüllü bir çabayla sınırlarını zorladığında ortaya çıkıyor. Mihalyi Csikszentmihaly buna “optimum deneyim” diyor. Optimum deneyim, bir çocuk için şimdiye kadar yaptıklarından daha yüksek bir kule yapmak, bir yüzücü için kendi rekorunu kırmak, bir kemancı için icra etmesi karmaşık bir müzik eserinde ustalaşmak, bir girişimci için start-up’ını hayata geçirmek, bir başkası için deneyip deneyip altından kalkmadığı bir işi hakkıyla tamamlamak olabilir. Her insan için kendini gerçekleştireceği binlerce fırsat ve zorlu görev vardır.

Bu tür deneyimlerin gerçekleştiği her anın ille de keyif vermesine gerek yoktur. Kızım iyi bir yüzücü olma yolculuğunda. 11 yaşında ve haftada 5 gün, 7 adet çok sıkı antrenman yapıyor. Her antrenmandan sonra kasları inanılmaz ağrıyor ve bittiği zaman çoğu kez kendini bitkin hissediyor, fakat vazgeçmiyor. Derecesini daha iyi hale getirmek için çalışıyor. Çok yoruluyor. Ancak uzun vadede optimum deneyimler biriktirerek bir tür ustalık hissi – veya belki de daha iyisi” hayatın içeriğini belirlemede bir iştirak hissi- ediniyor. Bu hayal edebileceğimiz mutlulukla kastedilen şeye en yakın durumdur der Csikszentmihaly.  Belki de ulusal ve uluslararası yarışlarda dereceye girme hayaline yaklaşıyor.

Csikszentmihaly, zamanlarını tam olarak tercih ettikleri aktivitelerde/ faaliyetlerde geçiren insanlar üzerinde yaptığı araştırmalardan yola çıkarak, insanların bir aktiviteye/faaliyete çok fazla dahil oldukları için başka hiçbir şeyin öneminin olmadığı bir durum olan “akış” kavramı üzerine kurulu, optimum deneyim teorisini geliştirdi. Csikszentmihaly “deneyimin kendisi o kadar değerli, o kadar eğlencelidir ki insanlar büyük bir bedel ödemek zorunda kalsalar da o şey neyse, onu yapacaklardır.” der. O şeyi yaparken kendilerini gerçekleştirirler, mutluluğu, yaşam doyumunu elde ederler. Hayatlarını değerli kılıp, yaşamın hakkını verirler.

Amaç hayat kalitesini artırmak olduğunda, optimum deneyim kavramı bize oldukça önemli bir yol gösteriyor. Hayatımızın kalitesini artırmak da hepimizin kendi kişisel çabalarına ve yaratıcılığımıza dayanıyor.

İşimizden, çalışma arkadaşlarımızın arkadaşlıklarından hoşlanıyorsak, ailemiz içerisinde birbirimize sıkı sıkı bağlıysak ve her zorluğu yeni beceriler geliştirmek için bir fırsat olarak görüyorsak, sıradan bir hayatın gerçeği dışında bir hayat yaşarız ve bunun ödüllerini alırız. Ancak bu bile optimum deneyimi sağlamak için yeterli olmayabilir. Haz, anlamlı biçimde ilişkilendirilmemiş parça parça aktivitelerden oluştuğu sürece, insan hâlâ kaosun önceden kestirilemeyen sonuçlarına karşı savunmasızdır. Çünkü koşullar değişir, arkadaşlar başka şehirlere taşınırlar, çocuklar büyür, evden uçarlar. Optimum deneyime mümkün olduğunca yaklaşmak bir insanın elinden geldiğince mümkündür ve bilincin kontrolünde son bir adım gereklidir.

Bu son adım, hayatı birleşik bir akış deneyimine dönüştürmektir. Bir insan yeterince zor (ne çok kolay, sıkılmasına yol açacak, ne de gerçekleştirilmesi çok zor, kendisine gerçekleştirememesinden endişe verecek) bir hayat amacına ulaşmak için yola çıkarsa, kendisini bu amaca doğru götüren tüm hedefleri akıllıca (SMART) belirlerse ve tüm enerjisini bu hedeflere ulaşmak adına beceriler geliştirmeye harcarsa, o zaman düşünceler, hisler ve eylemler bir ahenk içinde olurlar. Hayatın farklı kısımları birbiriyle uyum sağlar. Her bir eylem, geçmiş ve gelecekte olduğu gibi şimdide de anlamlı olur. Hayatın yönü de belirlenir. İnsanın tüm yaşamına bu şekilde anlam vermesi mümkündür.

Bir kez daha altını çizmek gerekirse, insanın hayatına anlam verecek o amacın bir ömür boyunca hayatlarına değer katacak ve enerji harcamaya değecek bir zorlukta olması önemlidir. Bu güdüleyici zorluk, ölümcül bir hastalığa çare bulmak, çağın gerekliliklerini karşılayacak yepyeni bir teknoloji üretmek, çocuk sahibi olmak, her şey olabilir… Akış deneyimini yaşamak için bir yöntem sunduğu sürece her amaç ve bu amaca götürecek hedefler insanın hayatına anlam verecek şekilde hizmet edebilir.

Bize gerekli olan şeyler: Bir ömür boyu enerji harcamaya değecek “bir” amaç, bu amaca götürecek SMART hedefler, eyleme geçmek için net kurallar, eylem içerisindeyken önümüze çıkan zorlukların üstesinden gelmek için çaba, kararlılık, sorumluluk, konsantrasyondur. Amaç çabalar ile sonuçlanmalı; niyet eyleme dönüştürülmelidir. Bunu insanın hedeflerinin peşinden gitmesindeki kararlılık olarak adlandırabiliriz. Önemli olan, insanın yapmak için yola çıktığı şeyi gerçekten başarıp başarmadığı değildir. Önemli olan zamanını, emeğini, gücünü boşa harcamak ve dağıtmak yerine bu amaca ulaşmak için sorumluluk alması ve çaba harcamasıdır. Konsantrasyonunu bu yolda kaybetmemesidir. Bir amaç kararlılıkla takip edildiğinde ve insanın çeşitli eylemlerinden birleşik bir akış deneyiminde birleştirildiğinde, bilince uyum getirilir.

İsteklerini, kendisi için nelerin önemli olduğunu bilen ve onları başarma amacıyla çalışan bir insan hisleri, düşünceleri ve eylemleri birbiriyle uyumlu insandır. Bu nedenle de içsel uyuma ulaşmış insandır. Karşısına hangi zorluklar çıkarsa çıksın, uyum içinde olan bir insan, enerjisini şüphe, pişmanlık, suçluluk ve korku ile boşa harcamadığını, ancak her zaman faydalı biçimde kullandığını bilir. İçsel ahenk, içsel güç ve dinginlik sağlayarak, insanı kendisiyle barışık kılar.

Amaç, kararlılık ve uyum hayatımızı bir bütün haline getirir ve pürüzsüz bir akış deneyimine dönüştürerek ona anlam verir. Bu duruma kim ulaşırsa ulaşsın gerçekten başka bir eksiği kalmaz. Bilinci bu kadar düzenli olan bir insan beklenmedik olaylar karşısında korkmaz. Yaşadığı her an anlamlı ve çoğu zaman haz verici olur: her “nasıl”da hayatın hakkını verir.

 

 

Düşünün* Yabanda Yolculuğu: Düşünün Yaratıcı Olanı Yabandaki Yürüyüşte Gelir

Rousseau sadece yürürken gerçek anlamda düşünebildiğini, aklını toparlayabildiğini ve esin bulabildiğini söyler. Fikirler uzun gezintiler esnasında gelir aklına, cümleler yoldayken sıçrar dudaklarına, patikalar harekete geçirir hayal gücünü. “Benim çalışma odam kırlardır” der Rousseau. Doğadan çıkmış, katıksız, keşif yolunda, zamana eşlik eden bir yolcu; bir yürüyen insan- “homo viator” dur Rousseau.

Zihin fikirleri canlandırmak, düşünceyi ileri taşımak, yaratıcılığı artırmak için faal bir bedene ihtiyaç duyar Montaigne’e göre: “kıpırdamadan oturduğumda düşüncelerim uykuya yatıyor, tahayyülüm bacaklarımla daha iyi ilerliyor. Bacakları düşünmenin hizmetine sunmak önemlidir” der.

Nietzsche her gün gökyüzüyle, denizle yüz yüze olan hareket halindeki bedeninin tasavvurunda uyandırdığı her şeyi oraya buraya karalayarak yürürmüş. Bu yürüyüşleri yukarıya doğru yaparmış. “Ben” der Zerdüşt,” bir gezgin ve dağcıyım; düzlüklerden hoşlanmam ve görünüşe göre uzun süre kıpırdamadan oturamam. Beni bekleyen kader her neyse, yaşayacak daha neyim varsa, yürümek ve dağa tırmanmak olacak içinde: Kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir.” Nietzsche için çıkmak, tırmanmak, yükselmek demektir yürümek. Tırmanan beden güç harcar, sürekli baskı altındadır. İrdeleme halindeki düşünceye yardım eder, biraz daha ileriye, biraz daha yükseğe iter onu. Enerjiyi heba ederek değil, enerjiyi harekete geçirerek ilerlemek, ayakları yere sağlam basıp, bedeni yavaşça kaldırmak, sonra da dengeyi yeniden tutturmak önemlidir. Düşüncede söz konusu olan, eğer duyulmamış yeni bir fikre ulaşmaksa, önemli olan enerjiyi artırarak irtifa kazanmaktır. Bazı düşünceler sadece düzlüklerin ve kıyıların altı bin adım yukarısında akla gelir Nietzsche’ye göre.

Nietzsche’ninki gibi uzun ve tırmanan yürüyüşlerde her şey tırmananla konuşur, tırmananı selamlarlar, tırmanandan ilgi ister: ağaçlar, çiçekler, yoldaki renkler, rüzgârın iniltisi, böceklerin sesleri, derelerin çağıltısı, adımların, yağmurun sesi… Tırmananın aklına yeni şarkılarla yeni düşünler getirirler. Ve bir yamaç aşıldığında yeni bir manzara belirir bir anda. Beklenmedik özel bir dağ dizisi… Bütün değeriyle ve görkemiyle keşfedilmeyi bekleyen…Ve ayaklarının altında serili sonsuzluk…

Düşünmek için farklı, bağımsız bir bakış açısına, belli bir mesafede bulunmaya ve temiz havaya ihtiyaç vardır. Rutinimizi bırakıp, dışarı çıktığımızda bedenimiz ritmine kavuşur. Zihnimiz kendini özgür hisseder.  Yaban özgürlüğün ta kendisidir. Yürürken doğanın asiliğinden fışkıran bir özgürlükle tanışır insan. Hem yabanda yürürken biri olmama özgürlüğünü yakalar insan, çünkü yürüyen bedenin tarihi yoktur, o sadece hareket halindeki kadim yaşamdır artık…

Dışarı çıktığımızda rutinimizden “başka” olana geçeriz. Bahar esintisinin ferah serinliği ya da kış güneşinin narin ılıklığı bizi başka olana götürür.  Başımızı sağ taraftaki bize göz kırpan manzaraya çevirip, bu manzaranın içindekileri sol taraftaki görüntülerle iç içe geçirir, renklerle oynar, görüntüleri sürekli tarayarak ayrıntıdan genel görünüme geçeriz. Bir de üstüne herkesin ayrı telden çaldığı kalabalık bir parktan geçiyorsak, sadece gözlem yaparsak (bakışlarımızın hiçbir tarafa takılmasına izin vermeden, bir biçimden, bir çizgiden, bir ifadeden fazlasını algılamadan, bakışlarımızı bir çehreden diğerine, bir elbiseden bir şapkaya kaymaya bırakırsak) zihnimize istediği özgürlüğü kazandırırız. Kant’ın estetik zevk olarak adlandırdığı şey işte bu “görüntüler tiyatrosu” dur. Yeni ilişkiler kurmak, yeni kavram ve düşünceler oluşturma yetisi izlenimlerde oyun alanını bulur. Onları insanın sınırsız hayâl gücünde kaynaştırır, yeniden düzenler.

Yürümek çocuk oyunudur. Geçip giden güne, parlak güneşe, ağaçların büyüklüğüne, göğün maviliğine hayran kalmak, bunları tatmak için ne tecrübeli ne de becerikli olmak gerekir. Hem çok uzun hem de çok uzaklara yürümüş insanlar her şeyi çoktan görmüştür, karşılaştırma yapıp dururlar. Ebedi çocuksa, hiç bu kadar güzel bir şey görmemiş olandır. Karşılaştırma yapmaz. Keşif oyunu için bir çift bacak ve meraklı göz yeter ona. Oyun insanın yaşam alanı, yaşam alanı ise oyundur.

Yabanda yürürken, kendine güvenin ve cesaretin sahici göstergesi istikrarlı ve azimli olmaktır. İyi yürüyüşçü uzun süre adım adım süzülerek gider ve adımları yarım daireler çizer. Kötü yürüyüşçü hızlanabilir, sonra yavaşlayabilir. Hareketleri kesik kesiktir, adımları köşeli açılar çizer. Aniden kazandığı hızın ardından soluk soluğa kalır. Coşkuyla hareket etmenin, bedeni hırpalamanın sonucu kan ter içinde kalmış kıpkırmızı bir surat, yorulmuş bir bedendir. Hızın zaman kazandırdığı bir yanılsamadır. Yavaş yavaş yürünen günler çok uzundur. Daha uzun yaşamayı sağlar, çünkü zamanı eklemlere eziyet ederek geçirmek yerine her saatin, her dakikanın, her saniyenin nefes almasına, derinleşmesine izin verilir. Acele etmek, birden fazla şeyi tek seferde ve çabucak yapmaktır. Önce bu, sonra şu, ardından öteki… Acele edildiğinde, zaman türlü türlü şeyin hiçbir düzen olmadan tıkıştırıldığı bir çekmece gibi çatlayana kadar dolar. Zamanın esnemesi mekânı derinleştirir. Yürümenin sırlarından biridir bu. Manzara yavaş yavaş bozuk bir musluktan pıt pıt düşen su damlaları gibi teker teker damla damla, farklı saatlerde ışıklar altında birbirini tamamlar. Tatlar, renkler, kokuların bedene, ruha, zihne nüfuz ettiği manzarada homo viator düşünü için demlenir.  Yürüyüş hızı reddeder. Tıpkı düşünün hızı reddettiği gibi, çünkü düşünmek alelacele harekete geçme, bir an önce herhangi bir sonuca varma telaşının ortasında kendine özgü duyuşa, bulunuşa ve vicdana sahip olmayı gerektirir.

Bir de yürümek kusursuz bir sadelikle gerçekleşir. İki bacak üzerinde, bir ayak diğerinin önünde, düşünün yaratıcı olanının da sadelikte yattığı gibi…

Sözün özü, yabanda yürümek, insanı en çok düşünmeye çağıran, yaratıcı düşüne de götürendir.

Mahiyeti ne olursa olsun, eserinizi duvarların arasında hapsolarak, bir sandalyeye mıhlanmış şekilde, bir masanın üzerine eğilmiş, giderek kamburlaşan bir bedenle mi, yoksa yabanda yay gibi gergin, kıvrımsız, engin boşluğu kucaklayan bir bedenle mi yaratmak istersiniz? Eserinizi masanın üzerinde duran diğer kitaplardan alıntılarla, başkalarının düşünceleriyle mi derlemek istersiniz, yoksa eserinizin kendi düşünce, muhakeme ve kararlarınızdan ibaret olmasını dilersiniz? Eseriniz başka ciltlerin mi kölesi olsun, yoksa hareket, esneklik ve enerji ile beslenmiş şeyin kendisi hakkında özgün bir eser mi olsun? Uzun, kılı kırk yaran yargılayıcı bir yorum mu, hafif ve derin bir düşünce mi içersin? “Düşünce ne kadar hafifse, o kadar çok yükselir ve kanaatin, takdirin, yerleşik düşünceden uzaklaşarak o kadar derinleşir.” der Frédéric Gros Yürümenin Felsefesi’nde…

Yaban keşfedilmemişlerle doludur. Yaban hakikat ile doludur. O zaman yaban düşünle doludur. Bu da büyük bir yolculuktur.

Kant “İzleyeceğim yolu ben çizdim. Yürümeye başladım mı hiçbir şey durduramaz beni” demiş. Ya sizin düşün yolculuğunuz?

————————————————————————

*Düşünce

Değişken, Belirsiz, Karmaşık, Doğrusal Olmayan Zamanların Ham Maddesi: Yaratıcı Düşünme

Değişkenlik diyoruz, belirsizlik diyoruz, doğrusal olmayan, karmaşık problem çözme diyoruz, çeşitlilik diyoruz, değer katan yeniyi ortaya çıkarmak diyoruz, esneklik, sürdürülebilirlik diyoruz… Hepsinin ham maddelerinden biri “Yaratıcı Düşünme”.

Aslında yaratıcı düşünmeye “aktif, sorumlu, becerili” düşünmeden başlamak gerekir ki, bunun için Öz Farkındalık Meselleri’nin içine birkaç ipucu bırakmıştım😊.

Bir süredir yukarıda saydıklarımızın içinde eylemde bulunuyoruz. Peki ham maddeyle ne kadar ilgileniyoruz?  Elbette hakkıyla ilgileniyor olanlar vardır. Yeterince ilgilenmiyor olanlar da olabilir, nasıl ilgileneceğinin yollarını kestirememiş olanlar da…  Zira çok başıboş 😊 bir oyun bu “yaratıcı düşünme”.

Yaratıcı düşünme, “sorunlara, yetersizliklere, bilgi boşluklarına, eksik parçalara, uyumsuzluklara, duyarlı olma/ onları fark etme; bunlarla ilişkili olarak mevcut bilgideki yeni ilişkileri bir araya getirerek, çözüm arayışında olma, tahminlerde bulunma/ hipotezler oluşturma; bu hipotezleri sınama ve nihayetinde sonuçlar elde etme”dir.  (Ellis Paul Torrance).

Değişimin içinde yön bulmak, belirsizlikle başa çıkmak, değişime uyum sağlamak, karmaşık problemleri çözmek, doğrusal olmayanın içinde değer katan yeniyi ortaya çıkarmak, çeşitlilik ve sürdürebilirlik sağlamak için ham maddeyi güçlendirmeye ihtiyacımız var. Ham maddeyi güçlendirmek için de “Yaratıcılık Disiplini “ne.

Yaratıcılık disiplini, kendinizin, ekibinizin, organizasyonunuzun yaratıcı kapasitesini genişletmenizi ve geliştirmenizi sağlayacak bir düzendir. Böylelikle Yaratıcı DNA’nızı geliştirebilir, her gününüze yaratıcılık katabilirsiniz. Yaratıcı düşünme 21. yüzyılın en önemli becerileri arasında, çünkü bugün değişken, belirsiz, karmaşık ve doğrusal değil. Ve bize yaratıcı düşünmeyle ereceğimiz farkındalık, esneklik, hızlı yön değiştirebilme, çeşitlilik ve sürdürülebilirlik gerek…

Disiplin sözcüğünün etimolojisi Latince kaynaklıdır. “Disciplina” çıraklık, öğrencilik; “discere” öğrenmek; “discipulus” da öğrenci anlamına gelir. Disiplin, bir sistem setini düzenli şekilde incelemek, öğrenmek ve uygulamaktır. Yaratıcılık disiplini, bu alandaki davranış kalıplarının farkına varmayı ne yapmayacağını ve ne yapacağını bilmeyi, yapacaklarını sistematik şekilde uygulamayı, böylelikle hem öğrenmeyi hem gelişmeyi hedef alır.

Yaratıcı düşünmeye gelecek olursak, nasıl kas kütlemizi artırmak ya da fiziksel esnekliğimizi geliştirmek için farkında ve disiplinli bir şekilde fiziksel egzersizler yapıyorsak, düşünmemizi yaratıcı kılmak için de farkında ve disiplinli şekilde egzersiz yapmamız önemlidir.

Peki bu anlamda nasıl egzersiz yapacağız?

Modern yaratıcılığın babası Ellis Paul Torrance yaratıcılığın 4 boyutundan söz eder. Bunlar akıcılık, esneklik, orijinallik ve zenginleştirmedir. Bu 4 boyuttaki egzersizlerimizi düzenli ve sürekli yaparsak, düşünmemizi yaratıcı şekilde istediğimiz yön ve açılarda hareket ettirebilir, düşünmemizle istediğimiz yaratıcı fikirlere de dokunabiliriz…

4 boyuta bakacak olursak;

Akıcılık; Durumla ilgili olarak üretilen çözüm/fikir sayısı ve bunları ifade etme hızıdır.

Düşünmemizi hızlandırırsak daha fazla ve nitelikli fikir ortaya çıkarırız. Akıcılık için beyin fırtınası tekniklerinden biri olan 6-3-5 Beyin Yazarlığı düşünmemizi hızlandırır. Akıcılığımıza görsel beyin fırtınası aracı olan Zihin Haritaları‘nı da ekleyebiliriz. Böylelikle çözümleri/ fikirleri yakalar, toplar, yapılandırırız.

Esneklik: Durumu farklı açılardan görmek ve değerlendirmek, kavramları yeniden düzenlemek, daha önceden var olan çözümleri/fikirleri ters yüz etmektir.

Esneklik için Renk‘lerle yapılandırılmış beyin fırtınası gerçekleştirebiliriz.

Orijinallik: Standart çözümler/fikirler yerine özgün, alışılmadık, farklı çözümler/fikirler geliştirmektir.

Orijinalliği yakalamanın ilk yolu bir şeyleri farklı açılardan görmektir. Yönlendirilmiş beyin fırtınası tekniği SCAMPER bize hayal gücümüzün sınırlarını genişletmekte yardım edebilir. Tesadüfi analoji, tersine çevirmek de işe yarar.

Zenginleştirme: Duruma bütünsel bakıp, geliştirilen çözümlere/fikirlere ayrıntılar eklemektir.

Bu ayrıntılarla çözümü/fikri inceden inceye değerlendirir, analizini yapar ve farklılığını belirleriz. Elbette tam da bu boyutta yaratıcı düşünmenin yanına eleştirel düşünmenin gelmesi önemlidir.

4 boyutta yaratıcı “discipulus”ların gerçekleştirdiği pek çok egzersiz var. Ham maddeniz hep güçlü olsun…

 

Çetin Koşullarda Yaşama Evet Demek

Her şeyini kaybeden, bütün değerleri yok edilen, iç özgürlüğü yiten, soğuğun ve acımasızlığın altında ezilen, eskiden biri ama şimdi bir hiç olarak, her an, her saat imha edilmeyi bekleyen, İkinci Dünya Savaşı sırasında bir toplama kampındaki bir tutuklu olarak Dr. Viktor Frankl, nasıl olur da yaşamı sürdürmeye değer bulabildi? Toplama kampında aklın almadığı, olağandışı şeyleri yaşayan Frankl, psikiyatrist gözüyle, insanlık durumumuzu “İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitabında bilgece ve şefkatle ele alıyor.

Frankl, açlıkla, korkuyla, haksızlık karşısındaki derin öfkeyle nasıl başa çıktı?

Kitabında hem kendisinden hem çevresinden örnekler verir:

Önce, kendi kaderine yönelik soğuk ve duygudan arınmış bir merak imdadına yetişir: Bu durumdan sağ salim kurtulacak mıyız?  …

Bunun hemen sonrasında, yaşama şansının son derece az olmasına karşın, yaşamından arta kalanları korumaya yönelik stratejiler geliştirir. Bir yandan yaşamından arta kalanları korumaya çalışırken, bir yandan da başkalarının yaşamlarından arta kalanları korumaya çalışır.

Tüm bunlara, keskin bir mizah duygusu eşlik eder: toplama kampındaki insanlar hiçbir şeylerinin olmadığını bilerek eğlenmeye çalışırlar. Bu keskin mizah duygusu, kendini koruma savaşında ruhun silahıdır. Amaç, durumun aşılmasını sağlamaya çalışmaktır. Bir yandan içine düşülen durumlarla dalga geçilir, bir yandan geleceğe ilişkin eğlenceli hayaller kurulur. Mizah duygusunu geliştirme ve olayları mizahi ışık altında görme çabası, yaşama sanatında ustalaşırken öğrenilen bir hiledir.

Mizaha sokak sanatı katılır. Olan durumun acısına tezat, birlikte şarkılar, şiirler söylenilir, yergili fıkralar anlatılır.

Kimileri maneviyata sarılır. Kimileri sevdiği insanın hayâline… Frankl’ın sevdiği insana (karısına) ilişkin sıkı sıkıya koruduğu imgeler sıklıkla ona eşlik eder. Tam bir yalnızlık konumunda, insanın kendini olumlu eylemle dile getiremediği, olan bitene onurlu bir tavırla katlanmaktan başka yapacak hiçbir şeyi olmadığı durumda insan sevgiye yoğunlaşarak doyuma ulaşır der Frankl

Bazen de doğanın şifa kaynağı güzelliklerine (bir ağaca, günbatımına) kaçamak bakışlar atılarak, doğanın eşsiz şaheserleri karşısında “Aslında dünya ne kadar güzel olabilirdi?” denir.

Ancak tüm bu rahatlatıcı etkenler (!), kişinin görünürdeki anlamsız ve acı verici durumdan daha büyük anlam çıkarmasına yardım edemediği sürece, yaşama istemini oluşturmaya yetmez.

İşte bu noktada varoluşçuluğun ana temasıyla karşı karşıya geliriz: Yaşamın içinde acı da vardır. Mesele, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktır. Eğer yaşamda bir amaç varsa, çekilen acıda da bir amaç olmalıdır. Kişi çekilen acıdaki amacı bulduğu ve bu amacın öngördüğü sorumluluğu üstlendiği taktirde, onur kırıcı tüm olan bitene karşı gelişimini sürdürecektir. “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıl’a dayanabilir” Nietzsche’nin dediği gibi.

Yaşamdaki şartlar, kişinin ayakları altındaki tüm zemini çekebilir. Yaşamdaki bilinen tüm hedefler uçup gidebilir. Geriye kalan tek şey, kişinin belli bir durum karşısındaki kendi tavrını belirleme yetisidir: insan özgürlüklerinin sonuncusudur. Eski çağ stoikleri kadar çağdaş varoluşçular tarafından da benimsenen bu nihai özgürlük, Frankl’ın öyküsünde canlı bir anlam kazanır.

O zaman;

    • İnsan yaşam karşısında nasıl sorumlu olur?
    • İnsanın içinde bulunduğu zor durumu aşma ve yol gösterici uygun bir gerçek (doğru) keşfetme becerisi nasıl devreye girer?
    • İnsan varoluşunun trajik yanlarına karşın yaşama nasıl evet der?

İşte az önce saydığımız etkenlerle insan önce zihnini koruma yolları bulmaya başlar. Sonra da anlama veya anlam arayışına yoğunlaşır.

İnsan, onurunu bir toplama kampında bile koruyarak yaşama evet diyebilir. Dostoyevski şöyle demiş: “Beni korkutan tek bir şey var: Acılarıma değmemek.” Toplama kampındaki insanların çektikleri acıya değdikleri söylenebilir. Dolayısıyla onlar, insan varoluşunun trajik yanlarına karşı yaşama evet diyenler.

Aktif bir yaşam insana, değerlerini yaratıcı çalışmayla gerçekleştirme fırsatı verme amacına hizmet eder. Buna karşılık keyiften oluşan pasif yaşam ise ona güzelliği, sanatı ya da doğayı içine alan yaşantılarla doyum bulma fırsatı verir. Hem yaratıcı çalışmalardan hem de keyiften hemen hemen yoksun olan ve yüksek ahlaki davranış olasılığından başka bir şeyi kabul etmeyen bir yaşamda da yani insanın dışsal güçlerle kısıtlı varoluşuna yönelik tutumunda da bir amaç vardır. Anlamlı olan sadece yaratıcılık ya da keyif değildir. Acıda da bir anlam olmalıdır.

Bir insanın yaşamının içerdiği acıyı kabul ediş yolu, bir anlamda kendi davasını seçiş yolu, en ağır koşullar altında bile, yaşamına daha derin bir anlam katma fırsatı verir. Bu ağır koşullar altında yaşam yiğitçe, onurlu ve özgecil (insanın kendisi için kayba ve zarara yol açan, ancak diğerlerine fayda sağlayan davranışlar sergilemesi) olabilir. Burada insanın zor bir durumun sunduğu ahlaki değerlere ulaşma fırsatlarından yararlanma veya vazgeçme arasındaki seçimi yatmaktadır. Bu da o insanın acılarına değip değmediğini belirler. Bu durum sadece toplama kamplarında görülmez. İnsan, her yerde acıyla karşı karşıya kalabilir.

Bir Yaşam Zanaatkârı der ki “Her gün değer katarak daha hızlı, daha yükseğe, daha güçlü gelişiyorum”

Deneyim, ustalık, el becerisi gerektiren tüm işlere, zanaat adı verilir. Zanaatkârlık tamamen yüksek derecede gelişmiş bir beceri üzerine kuruludur ve bu beceriye kendini adamakla ilgilidir.  Ölçümlere göre, bir marangozun ustalıkla işlemesi ya da müzisyenin ustalıkla icra etmesi takriben 10.000 saatlik bir tecrübenin sonucudur.

Başlangıç seviyesinde beceriye sahip zanaatkâr, zanaatının işlemesi için çok uğraş verir. Eylemleri mekaniktir. Tekniği üst noktaya ulaşan zanaatkârın eylemi, mekanik bir faaliyet olmaktan çıkar. Bu noktadan sonra, usta zanaatkâr derinlemesine düşünür; yeni çözümler üretir. Yeni çözümler, yeni sorunları doğurur. Zanaatkâr becerisini geliştirdikçe çözümlerdense sorunlara yakınlaşır. Zihnini merak sarar. Merak, istenilen beceride ustalaşıncaya kadar “nasıl” sorusunu sordururken, istenilen beceride ustalaşınca,” niçin” sorusunu sordurur. “Niçin” sorusu sonrayı, henüz kurulmamış ilişkileri araştırır.

Peki ya insan kendi yaşamının zanaatkârı olursa?

Kimi gelişmiş bir özgüven ister, kimi gelişmiş bir empati… Kimi zorlanmadan 6 dili konuşabilmek, kimi ekibine etkili bir lider olmak… İnsan istediğinde nasıl ustalaşır? Kendini istediğine adayarak ve istediğine ulaştıracak becerileri tecrübe ederek. Başlangıçta tekniği istediği gibi olmayabilir. Ancak tecrübe etmeye devam ederse, becerileri giderek güçlenir. “Nasıl”la başlayan yolculuğu “niçin”e dönüşür. Yeni ilişkiler kurar. Yeni ilişkiler, yeni sorular doğurur. Böylelikle yaşamının zanaatkârı olan insan, potansiyelini sürekli yeniler ve gerçeğe dönüştürür.

Bütün bunlar, insanın her beceriyi aynı sürede tecrübe ettiğinde, her beceride aynı derecede ustalaşacağı anlamına gelmez. İnsanın yetenekleri ve tutkuları becerinin gelişiminde farklı roller oynarlar.

Tanımı gereği potansiyel, henüz ortada olmayan bir gücün gelecekteki gelişimine bağlıdır. İnsanın muhtemel bir şeyi gerçeğe dönüştürürken, başlangıçta yeteri kadar iyi olmama ihtimali söz konusudur. İnsanın potansiyelini gerçeğe dönüştürürken, dayanıklılığını ve kararlılığını gözden geçirmesi gerekir. İnsan yeterince dayanıklı ve kararlı olmadığında, potansiyeli, hiçbir zaman gerçekleşmeyen varsayımsal bir imge olarak hep bir kenarda durur.  Potansiyeli gerçekleştirmek bir anlamda bir zorunluluktur, çünkü insan farkında olsa da olmasa da kendini gerçekleştirmek ister. Jean Paul Sartre der ki “insan eylemlerinin toplamından başka bir şey değildir, hayatı neyse kendisi de odur.” İnsanın hayatı yapmadıklarından ya da yapmayı ertelediklerinden ibaret olursa, kendisi de yapmadıklarından vücut bulacaktır.

Potansiyelini gerçeğe dönüştürürken insan, başarılı olabileceği gibi başarısız da olabilir. Her zaman başaracağının garantisi yoktur. Başarının önünde pek çok engel olabilir. Belki de koşullar uygun değildir. Her zaman istediği gerçekleşmez. Engelleri ortadan kaldıracak, koşullara uyumlu hale gelecek veya koşulları yeniden düzenleyecek yeni çözümler üretmesi gerekir. Hedef koymak zorlukları tanımayı gerektirir.

İnsanın denemeye-yanılmaya ve başarısızlığa tahammülü olmazsa, gelişim olmaz. Bu ikisi olmadan insan takıntılı bir şekilde eksikliklere aşırı odaklanabilir. Kendini cezalandırabilir ve bir daha denemeyebilir. İnsan eksikliği kabul ederse, başarısız olduğunda hem kendisine hem de başkalarına nazik olabilir. Yeni yollar bulabilir ve denemeye devam edebilir. Potansiyeli gerçeğe dönüştürmek için denemek-yanılmak önemlidir: İnsan potansiyelinin ne olduğunu bilebilir, ancak geleceği tam olarak bilemez. Potansiyel henüz ortada olmayan bir şeyin gelecekteki gelişimine bağlıdır demiştik. Dolayısıyla potansiyeli gerçeğe dönüştürmekte belirsizlik söz konusudur. Belirsizlikte, denemeden neyin doğru olduğunu, neyin işleyip işlemeyeceğini bilemez insan. Denerken hatalar oluşabilir. Hatalar öğrenmek için işlevsel araçlardır. Hatalardan öğrenerek, onları geride bırakmak eylemi devam ettirir. Aksi eylemsizlik üretir.

Eylemsizlik üreten başka bir tuzak mükemmeliyetçiliktir. Mükemmeliyetçinin sorunu en iyisi olmadıkça hiçbir şeyin değeri olmamasıdır. Ya hep ya hiç düsturuyla mükemmeliyetçi sırtına kocaman bir yük yükler.  Fazla çaba harcar, yorulur. Ve en iyiyi ortaya koymak isterken, bulduklarıyla tatmin olmaz ve eylemsiz kalır.

Eylemsizlik başarısızlıktan çok daha kötü sonuçlar doğurur: insan kendini gerçekleştiremez. İnsan, her denemesinde istediği sonuca ulaşamayacağını kabul ederken, elinden gelenin en iyisi yapmaya kendini verebilir. İnsan hatalarından öğrenerek eylemini devam ettirmek için şu 2 bakış açısına sahip olabilir: “İşe yaramayacakları bulmak için denedim; sonuca varmak için kaynak oluşturdum.” Bu 2 bakış açısı, mükemmeliyetçilik tuzağından kurtulmaya da destek verir.  Bir çırpıda iyiye ulaşmak yerine aşama aşama iyiye ulaşmayı hedeflemek akıllı bir seçimdir. Olimpiyatların mottosu “Citius, altius, fortius” dur: “Daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü”. Motto, daha önce yapılmışlardan daha iyi şeyler yapma durumunu açıklar. Nihayetinde de başarabileceklerinin sınırını aşmayı ifade eder. İnsan, yaptıklarından öğrenirse, her seferinde daha hızlıya, daha yükseğe, daha güçlüye ulaşır.

İnsan, “her gün her bakımdan gelişiyorum” cümlesini tekrarlayarak ve tabi ki gelişmek istediği alanda eyleyerek hayatını iyileştirebilir. Gelişim hayatın iyileşmesi demektir.

Burada üzerinde düşünülmesi gereken bir husus daha vardır: kendi geliştirmek yani iyileştirmek, kendi kendine hizmet eden bir anlayışa bürünmeden, başkalarına, dünyaya, evrene de hizmet eden bir anlayışa bürünürse o zaman anlamlı olacaktır. Gelişimde uygun bir odak kazanmak için kişisel gelişime, her türden gelişim diyebiliriz belki de. O zaman “her gün her bakımdan gelişiyorum” düsturu “her gün değer katarak gelişiyorum”a dönüşür.  Bu da insanı, iyileştirmeye çalıştığı şeyin ne olduğu, nasıl bir değer üreteceği, diğer insanları ve dünyayı da düşünerek nereye kadar gitmesi gerektiği, nerede ve neden durması gerektiği sorularına götürür.

Pratik bilgelik hayatta neyin değerli olduğuna dair derin bir anlayış içerir. Bu derin anlayış da bir hayat felsefesi gerektirir. Yaşam zanaatkârı kendi hayat felsefesinde nasıl’dan niçin’e geçerek, herkesin ve tüm evrenin lehine yepyeni ilişkiler kurar.

 

Becerini Bilgeliğine Göre Uzat

Ryan A. Bush’un Zihin Tasarımı isimli kitabında bir cümlesi var: “Kültürümüz, beceri ile bilgelik arasında gitgide daha açılan, muazzam bir boşluk koyuyor önümüze.”

Becerilerimizi geliştirmek için ne güzel ki sonsuz bir gayret içindeyiz. Ancak ya bilgeliğimizi?

Ve bu konudaki görüşlerine şöyle devam ediyor: “Binaların dış cephe kaplamalarına o kadar takılıyoruz ki temellerini sorgulamayı akıl edemiyoruz.”

Mesela bir önceki yazımda ele aldığım, insanlarda anlam yaratma bugünün bizi düşündürten ve peşinden koşturan önemli sorunlarından bir tanesi. İnsanlarda anlam yaratmaya verdiğimiz önemi artık kendi yaşamının anlamını bulabilen insanlar yaratmaya doğru kaydırmak mı gerekiyor acaba?

İşte bilgelik burada yatıyor: temeli sorgulamak ve güçlendirmekte.

Bilgelik ne ruhani dogmaların kabulünde ne gerçekliğin teorik düzeyde kavranışında ne bilmece gibi felsefe yapma biçiminde ne de yaş almanın getirdiği bir teselli armağanındadır.

Bilgelik sözlük anlamıyla; hayata ve onun iradesine dair meselelerde doğru muhakeme yapma becerisi; amaç ve araç seçiminde muhakeme sağlamlığıdır.

Bilgelik pratik anlamda, öncelikle, kendimiz için neyin iyi olmadığını ve neyin iyi olduğunu bilmekle ilgili bir içgörüdür.  Ancak, bu bilme işini doğru bildiğimizi zannettiklerimizden, bilinçli farkındalığımızın yokluğuyla ürettiğimiz tepkisel çıkarımlardan- bilişsel önyargılarımızdan, düşünmemizin sistematik kusurlarından arındırdığımız bir farkındalıkla yapmamız gerekir. Bilgeliğin özü akılcı bir öz farkındalıktan geçer.

Bilgelik, bu akılcı yaklaşımla kendimizdeki bildiklerimizi alıp, bütüncül esenliğimiz için bu bildiklerimizle kendimiz için doğru hedefler oluşturmak ve bu hedefleri gerçekleştirmektir. Hedef belirlemek kolaydır! Ancak kendini bilmeden/ bilgelik olmadan hedef belirlemek o kadar kolay mıdır? Hayatını belli bir amaca göre düzenlememiş bir kişinin eylemlerini bir düzene sokması mümkün müdür? Şayet zihninde bütüne dair bir fikir yoksa, parçaları bir araya getirmek gerçekten kolay mıdır? -Gidecek bir limanı olmaya denizciye hiçbir rüzgâr hayır getirmeyecektir.

Ve de uğruna koşturulacak hedefleri belirlemek bilgelik olmadan o kadar kolay mıdır? Hangi hedeflerin uğrunda koşmaya değer olduklarını belirleyen inançlarımızı, biyolojimizden, kültürümüzden ve sosyal çevremizden alırız. Bunlar da akılcı bir bilinçli farkındalıkla oluşturulmadıkça kırkyamaya döner. Hem her kültürün kendi popüler “başarı” anlatıları vardır. Acaba o başarı anlatıları her birimiz için geçerli midir?

Ve hedefler birbirleriyle bir zincir oluşturduklarında nasıl görünürler? İsteriz ki bir araya geldiklerinde uyum içinde anlamlı hedeflerimiz olsun. Ortaya karışık, acaba bizi memnun eder mi?

Alain de Botton “Bu dünyaya nasıl yaşamamız gerektiğini bilerek gelmedik. Hayatın edinilmesi gereken bir beceri olduğunu fark ettiğimizde bilge olmayı önemsemeye başlıyoruz” der. Hayat edinilmesi gereken bir beceriyse bilgeliğimize göre hedef oluşturmak yapılacak en iyi hareket görünüyor.

Hedeflerimizi arzuladıklarımıza göre oluşturabiliriz. Arzularımız iç dünyamızda büyük yaygara koparırlar, sesleri güçlüdür. Kulaklarımızı tıkayamayız onlara. Ve sosyokültürel varlıklarız. Arzularımız da içinde yaşadığımız kültürden ve sosyal çevreden nasiplerini alabiliyorlar. Mesela arzumuz der ki; güçlü bir sosyal statü elde et. Bir de bize kendi hayatımızda nelerin önemli olduğunu anlatan değerlerimiz vardır. Değerlerimiz oluşturmak istediğimiz bütünün GPS koordinatlarıdır. Ancak değerlerimizi bilgelikle sorgulamadıysak, iç dünyamızda sesleri çok fark edilmez, cılız çıkabilirler. Belki de değerler sistemimizde güçlü bir sosyal statünün pek de yeri yoktur. Hayatımızdaki en doğru hedefleri bilişsel akılcılığımızla değerlerimize başvurarak belirleriz. Hem konu salt yaygaracı arzular olduğunda, bir mertebede ulaşılan arzu daha fazlasını elde etmenin yollarını aramaya, hazcı adaptasyona yol açan mekanizmaları çalıştırmaya başlayabiliyor.

Bir başka taraftan da bakalım: Arzularımızın kendimiz için doğru arzular olduğunu düşünelim. Hedeflerimizi arzularımıza göre elbette oluşturabiliriz. Güçlü arzulara sahip olmak olumsuz bir şey değildir. Ancak, salt arzularımıza göre hedef belirlemek, motoru güçlü bir arabanın içinde GPS koordinatlarından ve hakimiyetten yoksun son hızla araba sürmeye benzer.  Bir de bir yerlere toslamamak için o gücü yönetmekte gerekli becerilere sahip değilsek, vay halimize… Arzularımıza kendiliğinden, sezgilerimiz ve duygularımız da eşlik ederler. Hedeflerimize duygularımızın eşlik etmesi çok önemlidir. Duygular hem yakıttır hem de duygularımızın bilincindeysek iyi birer yol göstericidirler.  Sadece aklı kullanmaya çalışmak da duran bir arabada sürekli direksiyon çevirmeye benzer. Yapmamız gereken şey, sezgilerimizi ve duygularımızı aklımızla el ele tutuşturmaktır.

Ve tüm hedeflerimizin bütünde tutarlı bir yerinin olması gerekir. Sezgilerimizin ve duygularımızın katışık olduğu arzularımızı değerlerimizin doğrultusuna çevirmek, doğru araçları kullanmak, dünyayı olabildiğince kendi gerçekliği içinde görerek, akla dayalı stratejiler geliştirmek kendimiz için doğru amaca ulaşmak konusunda bir mihenk taşı görevi görür.

Bilgelik yolculuğundaki iç gözleme dayalı sorgularımız akılcı kavrayışlara dayanmıyorsa, sorgularımızı çarpıtan önyargılarımız varsa, hedeflerimiz de aynı ölçüde çarpık olacaktır. Üstüne üstlük sadece keyifli veya popüler hedefleri eleyip, yerlerine tam da kendimize göre olanları koymak bilgece eylenecek olandır.

Bilgelik yolculuğunun kalbine oturan en önemli aracımız ise üstbiliştir. Biliş en kısa tanımıyla, bir şeyin farkında olma, üstbiliş ise, kendi farkındalık alanına yönelik farkındalıktır. Bir başka deyişle kendi düşünmemiz üzerine düşünmemizdir; kendi düşünme süreçlerimizin farkında olmamız ve bu süreçleri yönetmemizle alâkalıdır.

Kendi düşünme süreçlerimizin dışına çıkmak, bilişsel inanışlarımızı, önyargılarımızı ve hatalarımızı tanımak akılcı bir yaklaşım benimsemenin özüdür. Bilgelik yolculuğunda orkestra şefi üstbiliştir. Üstbilişe başvurmadan ilerlemek, gözlüklerimizi gözümüzden çıkarmadan tamir etmeye benzer.

Kendi düşünmemiz hakkında; “Ne biliyorum?”, “Bildiklerimi nasıl biliyorum?”, “Düşüncelerimin dayanakları neler? “Daha neler bilmem gerekli?”, “Düşünme süreçlerimi farkındalıklı hale getirmek için nelere ihtiyacım var?” gibi pek çok soruyla düşünmeye başladıysak orkestramızı doğru yönetmek için adım atmışız demektir. Kendi düşünme süreçlerimizde “durdur” tuşuna basıp, onların içine girmeden bilgelik yolunda olmak, akıntıya kürek çekmeye benzeyebilir. Kendi düşünmemize dikkatimizi vermek, düşüncelerimizi gözlemlemek, müdahale etmeden hem düşüncelerimizin hem duygularımızın farkında olmak, onların neden o durumda, orada olduğunu anlamak üstbilişin fonksiyonlarıdır. Düşünce, duygu, davranış üçgeninin farkındalığı ve öz yönetimi üstbilişle yakından ilgilidir.

Üstbilişini kullanarak, isteyen ve karar veren herkes kendi bilgeliğinin heykeltraşı olabilir. Becerisini de bilgeliğine göre uzatır.