“Bence kaygı, onu tanımış olduğu için yitip gitmek ya da altında ezilip kalmak istemeyen bir insanın katlanıp çıkmak zorunda olduğu bir serüvendir. Dolayısıyla, doğru şekilde kaygılanmayı öğrenen insan, en önemli şeyi öğrenmiş demektir.” – Kierkegaard
Siyasi, ekonomik, kurumsal, mesleki, özel yaşamla ilgili krizlerin ardındaki psikolojik nedenlere baktığımızda ya da sanatın, şiirin, felsefenin derinlerine inersek, her köşede kaygı problemiyle karşılaşırız. Modern insanın yakasından düşmeyen bir huzursuzluk bu kaygı meseli…
Kaygı, zor bir bilmece. Kaygıyla ilgili bilgilerimiz giderek artarken onunla nasıl başa çıkacağımızı hâlâ öğrenmeye devam ediyoruz. Zihin sağlığı demek kaygı olmaksızın yaşamak demek de değil.
Kaygıya yıkıcı bir anlam yüklesek de yapıcı bir anlamı da var: Hayatta kalmamızı çok uzun yıllar önce kaygıyla yüzleşmek üzere attığımız adımların sonucuna borçluyuz. İlkel insan başlangıçta kaygıyı, vahşi hayvanların diş ve pençelerinin yarattığı tehdit uyarısı olarak deneyimledi. Kaygı atalarımızın düşünme yetisini geliştirmesine, semboller kullanmasına ve kendisini koruma amaçlı aletler geliştirmesine katkı sağladı.
Günümüzde en büyük tehlike, vahşi hayvanların diş ve pençeleri değil elbette. Bizler bugün psikolojik, en geniş anlamıyla ruhsal tehlikelerle yüz yüzeyiz; anlamsızlıkla uğraşıyoruz, çok hızlı ve bileşik değişimlerle baş etmek üzere yolda oluyoruz, öz saygımızın, sosyal yeterliliğimizin zedelendiği durumların içinde kalabiliyoruz, rekabetçi mücadelede yenik düşmeyi bir tehdit olarak görebiliyoruz. Kaygının şekli değişse de deneyimleme şekli nispeten aynı kaldı. Dolayısıyla, kaygı normal bir insanlık durumu: Topluluk karşısında ilk kez sunum yapacaksanız, kaygılanabilirsiniz. Bir müsabakaya katılacaksanız, performansınızla ilgili kaygı duymanız gayet doğal.
Goldstein’ına göre kaygı felâket anındaki organizmanın öznel deneyimidir. Organizma çevresinde gelen taleplerle başa çıkamadığı zaman kendisi felâket durumunda bulur ve dolayısıyla varlığının ya da varlığı için olmazsa olmaz gördüğü değerlerinin tehdit edildiğini hisseder. Dolayısıyla kaygı herhangi bir tehlikeye verilen bir tepki değil, organizmanın varlığını tehdit eden bir tehlikeye verilen tepkidir.
Korkunun bir nesnesi varken, kaygı nesnesizdir. Goldstein “kaygı bize arkadan saldırır” der. Korktuğumuz nesneden kaçabiliriz, kaçmak bir seçenektir, ancak kaygıda, kaçma girişimlerimiz telâşa kapılıp ne yapacağını bilmemekten öteye geçemez, çünkü nesne ortada yoktur ve ne yöne kaçacağımızı bilemeyiz. Korku duyuları keskinleştirir ve hatta eyleme geçmeye sevk ederken, kaygı duyuları felç edip kullanılamaz hale getirebilir.
Ama kaygıyla yüzleşilebilir. Kaygıyla yüzleşmek, performansımızı artırabilir, duyarlılığımızı yükseltebilir, insan olarak varlığımızı korumamız için gereken gerilimi sağlayabilir. Kaygının varlığı yaşamanın işaretidir. Tıpkı ateşimizin çıkması gibi… Kişiliğimizde bir mücadelenin sürdüğünü gösteren bir kanıttır. Kaygı duyulmuyorsa mücadele bitmiş demektir. Kierkegaard bu yüzden “kaygı en iyi öğretmedir” der. Ne zaman yeni bir olasılık ortaya çıksa kaygının da ona eşlik edeceğini söyler. Kaygının yaratıcılıkla ilişkisine işaret eder.
Çağımızda yaşayan ve hem kendi hem diğer insanların deneyimlerini gözlemleyen her dikkatli insan, kaygının 21. yüzyılda derin bir olgu olduğunu görür. 21. yüzyıldaki kaygı bilinçli bir kaygıdır, çünkü 21. yüzyıl insanlarının içinde yaşadığı karmaşık ve kaotik çağda duydukları büyük bir güvensizlik vardır. İnsanların çoğu yaşadıkları hızlı ve bileşik değişimleri ve bu değişimlerin yarattığı belirsizliği, yaşamın tüm katmanlarında birden kaldıramaz. Bir başka yaşam biçimine, bir başka kültüre geçiş hiç de kolay olmayabilir. İnsan bir yandan bu geçişle uğraşır, bir yandan da eş ve zıt bir biçimde kendi yaşam biçimine, kendi kültürüne geri gelir.
Bu geçişlerde, Proteus (Yunan mitolojisinde yakalanıp zincire vurulmadığı taktirde yaban domuzundan ejderhaya, ateşten sele her şekilde biçim değiştirme yeteneğine sahip Poseidon’un oğlu) misali tüm çoklu geçişlerde olasılıkların çok sayıda olması nedeniyle ciddi seviyede kaygı ortaya çıkar. Bu kılıktan kılığa girme biçimi- durmaksızın değişimin içinde olmak- modern çağda yaşayan genç bir Proteus ’un ifadesiyle “nereye ait olduğu, kim olduğu hakkında” en ufak bir fikri olmaması, kaygının baş sebeplerinden biri olarak karşımızda durabilir.
Çoklu geçişlerde dağılıp her yeri kaplayan kaygı bazen radikal bir hareketlenmenin bazen bir tür kesinlik arayışının başlamasına sebep olabilir. Kısa vadeli olarak duruma uyum sağlamanın ardında ciddi bir baskılanma ve inkâr etme ihtimali yüksek olabilir ve bunun bedelinin mutlaka ödeneceği düşünülebilir.
Nietzsche’nin “Filozof bir hekimdir” fikrinin ışığı altıda, felsefi açıdan kaygı, bireyin var olduğunun farkında olması durumunun karşısında, her daim mevcut olan bir olmama olasılığının da bilincinde varlık bulmasıyla ortaya çıkar. Kierkegaard bu kaygıyı hiçlik korkusu olarak tarif eder. Olmama durumunda tehdit sadece fiziksel değil psikolojik ve ruhsal anlamda da gerçekleşebilir. Bu tür kaygıyla olumlu şekilde yüzleşilirse, yani birey hem anlamsızlaşma tehdidine gark olur ve bu tehdide karşı koyarsa, bireyin benliği daha da güç kazanır. Bu aynı zamanda bireyin kendisine dair algısının da güçlenmesi demektir. Bu açıdan bakacak olursak, kaygı, olma durumunu kendi olmama durumuna karşı olumlama deneyimidir.
Niebuhr’a göre insanın yaratıcı ya da yıkıcı her eyleminin içinde kaygıdan izler vardır. İnsan olasılıklar ve gereklilikler içinde yer alan sonlu bir yaratıktır. Fakat öte yandan insan özgürdür de. İnsan olasılıkları görür ve yol açabileceği tehlikeleri tahmin edebilir ve bunu yapabildiği ölçüde sonluluğunu aşar. Kısaca insan hem zincirli hem de özgür hem sınırlı hem sınırsız olmasının sonucu olarak kaygılıdır. Kaygı kaçınılmazdır, çünkü insanın içinde bulunduğu özgürlük ve sonluluk paradoksunun doğal bir sonucudur.
Spinoza korkunun temelde öznel bir problem olduğuna yani kişinin ruh hali ya da tavırlarıyla ilgili bir mesele olduğunu söyler. O korkuyu umudun yanına koyarak tanımlar. Her ikisi de kuşku içerisindeki insana ait özelliklerdir. Korku nefret ettiğimiz bir şeyin başımıza gelebileceği fikrinden doğan belirsiz bir acıdır. Umut ise, arzuladığımız bir güzelliğin başımıza gelme fikrinden doğan belirsiz bir hazdır. Korku umutsuz, umut da korkusuz olmaz. Korku bir zihin zaafının sonucudur, bu yüzden aklın kullanılmasıyla ilgisi yoktur. Umut da bir zihin zaafıdır. Spinoza’nın korkuları aşmak için gösterdiği yol şudur: Duygu onun tersi ve daha güçlü olan bir şeyle aşılır. Fakat bunu yapmak için düşüncelerimizi ve imgelerimizi düzenlenmemiz gerekir. Korkuyu bir kenara atmak için cesareti düşünmek gerekir. Yaşamın tehlikelerinin cesaretle nasıl aşılacağını hayal etmeli ve düşünerek sıralamalıyız. Spinoza, Kierkegaard’ın tersine umut ve korku arasındaki çatışmanın kalıcı ve gerekli olduğunu görmez. Korkular bireyin kendini akla adamasıyla aşılır. Böylece kaygı problemi o kişinin karşına çıkmaz. Spinoza’nın bakış açısına göre kuşku nedenlerini umutlarımızdan çıkarıp attığımızda güven hissi ile dolarız. Yani artık güzel bir şeyin başımıza geleceği kesindir. Kuşku öğesini korkumuzdan çıkarıp attığımızda ise, çaresiz hissederiz, çünkü korkulan olayın gerçekleşeceği ya da gerçekleştiği kesindir. Tersine Kierkegaard’da güven kuşkunun (ya da kaygının) kesip atılması değil, kuşku ve kaygıya rağmen hayata devam etme tavrıdır.
Spinoza’da en çok göze çarpan sözcük “kesin” sözcüğüdür. Kişi böylesi bir zihinsel ve duygusal kesinliğe ulaşabileceğine inanırsa gıpta edilesi bir psikolojik sonuç elde eder. Etiğin matematiğini kurmasında elbette bu inanışı temel olmuştur. Kişi bir geometri önermesine ne kadar kesinlikle bakabiliyorsa, etik bir probleme de aynı kesinlikle bakabilmelidir. Spinoza’ya göre temel nokta şudur: Belli ölçüde aklımızı dinleyip, ona göre hareket ederek ve kuşkuyu denklemden çıkararak kesinliğe ulaşabiliriz. Ancak gerçekten mümkün müdür? “Yaşadığımız çağdaki kaygı ve huzursuzluğun sebebi, hakikatin ölçüsü, kütlesi ve kısmen de soyut anlaşılabilirliği tek bir yönde artabilecekken, bunları kesinliğinin mütemadiyen azalmasıdır” der Kierkegaard. Pascal’a göre de yaşamda akla sırtımızı yaslayamayız, çünkü akıl onca duyunun karşısında eğilip bükülebilir. Duyulardan gelen veriler aldatıcı olabilir. Ayrıca duyguların gücü de yabana atılmamalıdır. Duygulara adil bir şekilde değer vermek de önemlidir: çünkü “kalp, aklın bilmediği şekilde akıl yürütür”
Kierkegaard’a dönecek olursak, kaygının özgürlüğe –kişinin gelişim hedefine- yöneliş olarak anlaşılması gerektiğini savunur. Kierkegaard özgürlüğü bir anlamda olanak diye tanımlar. Kierkegaard insanı, olanakların sürekli kendisine seslendiği, olanakları sürekli düşünen, gözünün önüne getiren ve yaratıcı edimle onları gerçeğe dönüştüren bir varlık olarak görür.
Olasılıklar özgürlük yetisini, özgürlük yetisi de kaygıyı beraberinde getirir. İnsan özgürlüğüyle yüz yüze geldiğinde onu yaşar. Kaygıyı özgürlük olasılığıdır. Birey bu olasılığı gözünün önüne getirdiğinde, deneyiminde kaygı da potansiyel olarak yerini alır. İnsan gelişim sürecinde birçok olasılıkla karşılaşır: Yürümeyi öğrenirken (ya düşersem?), okula giderken (ya başarılı olmazsam?) yeni bir işe girerken (ya istediğim gitmezse?), pek çok değişime maruz kalırken (ya elimdekileri yitirirsem??) …Bu tür olasılıklar yani henüz deneyimlemediği için ne olduğunu bilemediği yollar kaygı içerir. Elbette tüm bunlar nevrotik olmayan normal kaygıları anlatır. Bir olasılığı gerçekleştirmenin söz konusu olduğu her an, kaygı vardır. Kişinin olanağı (yaratıcılığı) ne kadar çoksa potansiyel kaygısı da çoktur. Olasılık “yapabilirim” demektir. “Yapabilirim” den yapmaya adım atılırken belirleyici kaygıdır.
İnsanın olasılık tablosuna bir yerlerde bilinçli bir seçim girer. O anda olasılığın o ilginç dünyası ve ona eşlik eden sorumluluklar daha iyi algılamaya başlanır. Artık birey çatışma ve zorluklar içeren bir olasılıkla yüz yüzedir; olasılık hem negatif hem pozitiftir. Olasılık “yapabilirim” demekse, bu noktadaki asıl mesele de kaygıyla yüzleşmek olacaktır. İnsanın asıl görevi kendi olmak için irade koymasıdır. Kierkegaard kişinin olacağı ben’i belirli bir şekilde tanımlayamayacağımızı savunur, çünkü ben özgürlüktür. Fakat insan kendi olmak için irade koymaktan kaçabilir. İnsanlar ya ben bilincinden kaçarlar ya da başkası olmaya veya kullanışlı bir ben’den ibaret olmaya irade koyarlar. Ya da muhalefet yoluyla ben olmaya irade koyarlar ki bu da trajik, acılı bir umutsuzluk biçimidir ve dolasıyla gerçek bir ben olamamaya mahkumdur. Kierkegaard’ın iradesi yaratıcı kararlılıktır; öz farkındalığın genişletilmesini temel alır.
Kierkegaard, ben olabilmenin, bireyin kaygıyla yüzleşme ve ona rağmen ilerlemeye devam etme yetisine bağlı olduğunu açık bir şekilde belirtir. Kierkegaard’a göre özgürlük, basit bir kazanım değildir. Bir bitkinin önünü kapatan kayalar kaldırıldığında güneşe doğru dönmesi gibi kendiliğinden gerçekleşmez. Özgürlük daha ziyade varoluşun her anında kişinin kendini sorumlu ve özerk bir şekilde kendisiyle ilişkilendirmesine bağlıdır.
Ancak kaygı iç çatışma içerir. Kaygı kişinin korktuğu bir şeye duyduğu tutkudur; sempatik bir antipatidir. Kaygı bireyin yakasına yapışan yabancı bir güçtür, ama yine de insan kendini ondan uzaklaştıramaz, hatta uzaklaştırmak da istemez. Kişi korkmaktadır ama korktuğu şeyi arzulamaktadır da. Sağlıklı birey çatışmaya rağmen yoluna devam eder, özgürlüğünü gerçekleştirir. Sağlıksız kişi ise kapanma durumuna geçer ve özgürlüğünü feda eder. Korku ile kaygı arasındaki ayrım da bu noktada ortaya çıkar.
Yaratmanın, kişinin olasılıklarını gerçekleştirmesinin her zaman hem yıkıcı hem de yapıcı sonuçları vardır. Statükonun ortadan kaldırılmasını, kişinin kendi içindeki eski örüntülerinin bozulmasını, uzun süreden beri sarıldığı şeylerin yıkılmasını ve yeni, özgün şeylerin, yeni yaşam biçimlerinin yaratılmasını içerir. Bu yaratım yoksa, büyümeyi reddediyoruz, kendimizi olasılıklardan mahrum bırakıyoruz, kendimize olan sorumluluğumuzdan kaçıyoruz demektir. Hatta dünyamızın kapsamını da küçültüyoruz demektir.
Özgürlük yitiminin bir diğer biçimi de kapanma halidir. Kapanma, engellemiş farkındalık süreçleri, ketleme demektir. Özgürlük yayılma, genişleme demektir. Yayılan ve genişleyen kişi kendini ortaya çıkarma fırsatlarını yaratır ve kendini bütüne dahil eder. Kaygı bir anlamda bir okuldur. Gerçeklikten bile daha iyi bir öğretmendir. İnsan bu olanak okulundan çıktığında, sonlu ve olağan kısıtlamalara maruz kaldıktan sonra, özgürleşerek sonsuz kişilik olasılıklarını gerçekleştirir; özgürlüğünü kapatan kapakları açar. Ben’in gücü, kaygı yaratan deneyimlerle başarılı şekilde yüzleşerek büyür ve olgunlaşır.
21. Yüzyılda Kaygı Okulu’nda tüm insanlık olarak büyüme ve olgunlaşma derecesini elde etmek dileğiyle…